Ümit AKTAŞ

Tarih: 21.02.2026 12:33

YUNUS

Facebook Twitter Linked-in

İlk yola çıkışımız, yolculuğumuz ve menzilimiz arasındaki mesafe neye delalet eder? Ya bir hiçlik okyanusundan yola çıkarken, bulur iken aradığımız nedir; ya bulamazken yitirdiğimiz? Bilmekte midir geleceğin ozanı kendisini çağıran yazgıyı, böyle bir yazgı var mıdır peki?

Birkaç torba buğday için köyünden ayrılan Yunus’a bunca derinlikli dizeleri yazdıran nedir acaba? 0nu halkın özselliğini dile döksün diye süren ileriye; bir sözcü kılan diline ve gönlüne. Gerçekten de birkaç torba buğday mıdır onu düşüren yollara? Tam olarak ne geçmektedir aklından? Buğday derken düşlediği gerçekte nedir; farkında mıdır bunun? Kelimelerle düşler arasındaki o uyuşmazlığın arasına giren, kişinin bile farkına varamadığı o gizem neler fısıldardı gönlüne, kalbine yani?

Köyünden attığı o ilk adımla mı Yunus, kozasını delerek onca dizeye kalbini açmıştı? Hazır mıydı yüreği yola, yolculuğa ve menzili gerçekte neresiydi? Hamdı oysa Ahlat ağacı kadar yabandı, mustaripti üstelik beyler düzeninden. Yüreğinin hamlığından o sözleri nasıl süzebilmişti? Yansa da bir türlü giderilmeyen o çiğliği nasıl alt edebilmişti? Nasıl bir yangındı onu pişiren ve nasıl bir eşikti yüzünü sürdüğü kalbine merhem olan? Saflığın masumiyetinde, bu masumiyetin arılığında mıdır hüneri yoksa? Yabanıllığında mıdır sözlerinin yalınlığı, hikmeti? 

Ümmi idi ama sesler içinde çoğaldıkça ayrımsadı ak ile karayı, fısıldadı önce kurda kuşa ve kalbini esen yellere döktü. Dertli dolaplar gibi inledi kimi kez, kimi de ırmaklar gibi çağıldadı. Tabiattaki renkleri içindeki düşlere uladı ve kelimelerle resmeyledi, ak üzerinde yankılanan o kara kara. Bilirdi zira ki: çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen, bin yıl orada dursa kendi dolası değil.

Sadece gökyüzüne bakmakla yetinmedi, yerden yağan rahmete de nazar eyledi. Ve sadece aşk ile kalmadı, sevişin olduğu kadar savaşın da asıl meydanının gönüllerde kurulduğunu bilerek çıktı er meydanına ve sakınmadı sözünü hele ki işin ucu bir savaşı durdurmaya varıyorsa; ister gönülde isterse meydanda verilsin o savaş, yönünü hep barışa durdu. 

 

Yunus Emre'nin Hayatı ve Eserleri

 

Dinin özünün aşka dayandığına, dahası ise aşk mezhebini din edinmeye nereden kail olmuştu? Oysa dağ başındaki kuru bir alıçtan başka yolunu soracak, sırrını açacak kimsesi yoktu. Kimi önüne aykırı inen karlı dağlar kimi de Molla Kasımlar kestiyse de yolunu, o, incecik bir pınar gibi hep akarak, sular gibi çağlayarak irkilip ırmak oldu. 

Ama öyle sözlereyledi ki yeşertti gönülleri, kurumuş kalpleri diriltti. Aşka dairdir sözü ama sakınımlıdır cahillerden; isterlerse okumuş olsunlar. Bildiği odur ki aşk tam da sözün bittiği, sınır çizgisinin aşıldığı o kertede belirir ki kişiyi çıkarır düze. Hiçbir kelimenin suyunu dalgalandırmadığı bir derinliktedir gönlün sırları ise. Aklın ürperdiği o kimsesizlikte… Yine de durmaz ki dili, cesareti zühdünü aşar da olmayacak sırları açar ve olmayacak sözlere cüret eder.

Yalnızca Tanrı ile yoldaş olunan bir yolculuğun sessizliğinden damıtılmış kelimelerle konuşurken titrer içi sırrını fâş etmekten. Sussa da yanar kalbi ve susuzluğunu giderecek ne vardır dilden gayrı? Ama dili de dolaşır kimileyin karıştırarak ak ile karayı; bırakın öteleri, kendi özündeki o karmaşayı.Beni bende demen, bende değilim / Bir ben vardır bende, benden içeri.

Bir yandan da paylaşamamaktan bu ağırlığı veya sevinci, utangaçtır yüzü, gönlü ise avare. Bir uzun hece olan aşka gelince kendiliğinden taşar o, geride kelimelerin külünü bırakarak yanan gönülde. Biter miydi söz, doğru mudur bu pervasızlığı, aşmakta mıdır haddi? Diretmesi boşuna mıdır özündeki o eksikliği giderecek dostluğu arayışında? Ondan başka nesi vardır ve de kim vardır gönlüne ayna tutacağı, bulup da bulacağı? Elif okumamıştır oysa ve gönlünün ışığını ne aydan alır ne de güneşten; peki, bu aydınlık nereden gelir? Her dem yenilenen bu dirlik?.. Kalemlerin yazmadığı bir kitaptan mı?

Ulemanın medresede bulduğunu harabat içinde bulduysa da ne medreseyi küçümser ne de harabatı yüceltir. Dikkat çekmek istediği ise şayet içerisinde aşk yoksa hiçbir edimin hayra varamayacağıdır. Başlangıç noktası olarak emek değerlidir elbette ama işin içerisinde gönül yoksa çabalar ziyan olur gider. Şayet aşk ile çıkılırsa yola o zaman ki işte erik dalında bile üzüm yenilir. 

Dışından bilgelik taşsa, dili hoş da olsa gönlü kaçkındır. Bir kendine geçmezdir sözü, o koca âşığa.Neylesin, vermiştir o da neyi var neyi yoksa yele, yağmaya.

Bize gereken sevidir oysa ondan da öte, mânâdır, dava değil.  Cahiller ise bilmez bunu. O yüzden koşarlar mânâsız heveslerin peşinde. Kuşdiliyle konuşur işte bu yüzden, düşmemek için nadanların diline. Bilgiçler ise tartarlar insanı kitaplar ile bilmediklerinden olsa gerek gönül terazisini. Yangınlardan geçmemiş kalbi yorarlar aka karaya. 

Yansa da kalbi bir türlü pişmezliğinden,yine de tütünü seher yelidir sanki. Bir dem uslu ise gönlü bir dem delidir. Büyülü sözler de etse, bir karıncanın karşısında bile kesilir dili. Bir dirliğe varır ki gönül, ol dem ölümsüzleşir. Hakikatin dirliğini duyar da düşmek istemez varlığın darlığına. Ama bir miskindir işte ve sözü geçmez bundan öteye. 

Dost(luğ)u arasa da bulsa da ne olur ki? Dostun gönlü sırça gibi kırılmağa gelmezken, nasıl geçer ki öne, ol karayla yüzünde? Varlık sefer kıldığında ki ancak dost da belirir dirliğiyle. Işıtır viran gönülleri, şüpheleri dağıtır. Topuğa çıkmayan sular ise savaşır denizlerle.

Dört kitabın mânâsı bir elifte gizli iken, bilgiçler düşer öne yine de nice yol göstermeğe. Oysa kayıptırlar ve farkında değildirler içerisinde bulundukları labirentin.

Dağ ne denli yükselse de yol(cu) aşar onu, aşkında başından aşageldiği gibi. 

Kimi için hüküm güce tâbiyken ve kalbi katı olanın dili savaşa benzerken; hakikat erleri bilirler ki söz oldur ki ağuyu bal eyleye, savaşı da kese hikmetiyle. Ama bir bıçak gibi değil de bir neşter gibi kullanmasını bilenlerin elinde.

Harami gibi yoluna aykırı inen karlı dağlar bilmez ki yârinden ayrı düştüğünü. Ama dağlar mıdır yolları bağlayan, yollar mıdır yardan ayrı kılan? Bilir mi hiç karlı dağların başında salkım salkım olan bulutun, saçın çözüp yaşın yaşına ağlayıp duruşunun elinin yetmezliğinden oluşunu? Öle kala mıdır yoksa bu yaban ellerinde? Soğuk su ile yuna mıdır garipler gibi? Dosta eremese de yolu, esen yeller ile erenlere selam eylemeli midir?

Haktan gelen şerbet içildiğinde ölü canlar bile dirilip yola revan olur, akar denizler dolur... Barışınca, bilişince, miskin gönüller pişer de çiğliğinden kurtulur. Bilir ki işin özü kendin için ne dilersen ayrığa da onu dilemektir. Hem, yüz Kâbe’den yüce değil midir bir gönül ziyareti? Ve şayet usanç getirmek istemiyorsan nadanların dilinden, her dem yenilemelisin gönlünü de sözünü de sevi(nci)ni de...

Aramanın insanın asli uğraşı olduğu bir yerde, Yusuf’u bulsa da Kenan’ı bulamayan Yakub’un hasretini hisseder kuşkusuz. Bilir de nice başların gittiğini bu uğurda, şiirin dilindeki yordamlara sığınır. O yüzdendir ki münafıklar elinden kurtulmak için hiçbir söze benzemeyen laflar eder, dertlilere derman olan. 

İlinden avare olsa da bilir derdinin çaresizliğini. Didişmez o yüzden de karşısına çıkan taş bağırlı dağlarla; ırmaklar gibi çağıldayıp durur. Küfrü imanı, benliği senliği bir yana koyar; arıtır da kalbini döner yüzünü birliğe.

Susmanın erdemini ve sessizlikte bile konuşabilmenin inceliğini öğrettiği gibi, bu inceliklere vakıf sözlerin değerini de fark ettirir: Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan / Şer(iat)in evliyasıysa hakikatte asidir. Ama yine de tedbirlidir Molla Kasımlara karşı. Suskunluktaki sözün ağırlığı, bir kez meydana çıktığında, nasıl bir oyunun içerisine sokulurdu bilinmez. Dikkatli ve sakınımlıdır bu yüzden.Yunus sen bunda, meydan isteme / Meydan içinde merdaneler var…

Münafıklar yüzünden örter bazen mâna yüzünü. Korktuğundan değil elbette, anlayacakları yanlışlardan ve düşecekleri çıkmazlardan onları uzak tutmak için. Hem erginlik tevazuu gerektirmez mi? Sadece kendi düşüncesini değil, başkalarının izanını da hesaba katmaz mı? Kendi özünü düşündüğü ve dillendirdiği gibi başkalarını da düşünmeli, farklılıklarını dikkate almalı değil mi? Sen sana ne sanırsan, ayruğa da anı san / dört kitabın manası, budur eğer var ise… Hem çok da kaygılanmaya ne hacet. Kişinin dış yüzüne ol sızar, içinde her ne var ise. Gönlü yüksekte gezen kendini bilmez ise hacca gitse bile neye yarar ki; şayet bir gönül yıkmış ise?

Gelip geçer ömrü şol yel esip geçmiş gibi ama yine de ağuyu bal eylemekten vazgeçmez. Hem de ağartarak karaları ve kışları bahar ederek. Yetmiş iki millete bir dediği için suçlandığından,  daha derin sırlarını sadece kuşlarla paylaşır ve dertlerini de sadece sularla inildeşir. Danişmentlerin medresede bulduğunu o harabat içinde bulduğundan küçümsenir ama ne olur bulur ise? Yüreğinin yangınından geçebilmiş, ebedilik iksirinden içebilmişse ne olmuştur? Bilenler için an ile sonsuz, zerre ile küre aynı şey değil midir? Köle pazarında satılan Yusuf ile Mısır’a sultan olan Yusuf aynı kişi değil midir?

Uzatmakta iken sözü, nice derviş manileri saçsa da halka, bilir ki canı tende iken hakikate tam anlamıyla vakıf olamayacaktır; sağa sola sataşmayı sürdürdükçe derviş olunmayacağı gibi. Bir yol ağzındadır adeta: Hakikati söylemekle elsiz ve dilsiz olmak arasındaki tereddüdüne dair gerilimi bir türlü çözemez. Haktan gelen şerbeti içse de, çiğ iken pişse de, dili marifet söylerken gönlü bu saflığı bir türlü kabullenemez.

O zaman kimi yeller gibi eser, kimi yollar gibi tozar ama aşk elinden biçareliği bir türlü giderilemez. Külü göğe savrulunca mı dermanını bulur yoksa mecnun olup dağa düşünce mi? Belki de kendisini olmaya bırakır, esen yellerin önünde…

Bir garip midir gerçekten yoksa sadece buna özen duyduğundan mıdır bunca payesi? Urum ile Şam’ı dolaşmıştır ama kendi gibi bir garibi bulamamıştır. Huzursuzdur belki, ne yapsa da insanı tedirgin eden bir huzursuzluk. Bir türlü tamamına, kemaline eremeyen bir gönlün huzursuzluğu. İnsan olmaya özene dair bir duygu, öyle ki gâh göklere çıkarsa da yüreği, kimi de düşer en aşağılara. Hangisi doğrudur bilinmez ama sonuçta insanı huzursuz eden bu çözümsüzlükle yüzleşmesi bir türlü bitmez. 

Ve işte o zaman geçse de kudret denizini,yine de Taptuğun kapısında kul olur. Bu kapı kulluğu safadır ona çünkü âşık olan kişi aşktan usanmaz. Ballar balını bulunca da kovanın yağma eder.

Öyle bir demi de vardır ki Rabbiyle sualleşirde kendi nefsini sigaya çeker: Ya ilahi eğer sual etsen bana / Cevabım işbu idi anda sana. Ben bana zulmeyledim ettim günah / Neyledim nittim sana ey padişah…. Bir avuç toprak için bunca kıylükaal / Neye gerek ey Kerim-i Zü’l Celal… 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —