Ömer Naci YILMAZ

Tarih: 09.01.2026 17:25

YAPRAK EĞER AĞAÇTAN DÜŞERSE…

Facebook Twitter Linked-in

“Yaprak eğer ağaçtan düşerse rüzgârın oyuncağı olur.” Bu cümle, ilk bakışta tabiatın yalın bir gerçeğini anlatıyor gibi görünse de insanın ve toplumların yaşadığı savrulmaları en açık biçimiyle tarif eden derin bir uyarıdır. Bu uyarı, sadece dışarıya değil, insanın kendi içine de yöneliktir; çünkü savrulma çoğu zaman önce kalpte başlar. Ağaçtan kopan yaprak artık kendi yönünü tayin edemez. Hangi rüzgâr sert eserse oraya sürüklenir, hangi toz havalanırsa ona bulanır. Kökten kopuş, özgürlük değildir; aksine belirsizliğin, iradesizliğin ve başıboşluğun başlangıcıdır. İnsan, kopuşu çoğu zaman cesaret zanneder; oysa cesaret, kökle bağını koruyabilmektir. İnsan için de durum bundan farklı değildir. Özellikle bir davanın, bir inancın, bir ahlaki iklimin içinde yetişmiş kişilerin kökleriyle bağlarını gevşetmeleri, zamanla onları rüzgârların önünde savrulan birer yaprağa dönüştürür.

Son yıllarda bu savrulmayı açık biçimde görmek mümkündür. Bir dönem belli bir saygınlık kazanmış, sözü dinlenen, yazdıkları ve söyledikleriyle etrafında bir karşılık bulmuş bazı isimlerin zaman içinde yaşadığı değişim, basit bir fikrî dönüşümle izah edilemeyecek kadar derindir. İnsanın kendisine sorması gereken soru şudur: Değişen düşünce mi, yoksa değişen istikamet midir? Dün vakar ve edep içinde konuşanların bugün sertleşmesi, tahammülsüzleşmesi, eleştiriye tamamen kapanması sadece kişisel bir hâl değişimi değildir. Bu, aynı zamanda bir değer çözülmesidir. Bir zamanlar omuz omuza yürünmüş yolların küçümsenmesi, aynı idealler için emek veren insanların aşağılanması, “geri kalmış”, “dar ufuklu” ya da “çağı okuyamayan” gibi yaftalarla kenara itilmesi; sıradan bir görüş ayrılığı değildir.

İnsan, içinde yetiştiği iklimi inkâr ederek büyüyemez. İnsanın geçmişiyle kavgalı olması, geleceğini de yaralı hâle getirir. Kendisini var eden maddi ve manevi imkânları yok sayarak sahici bir kimlik inşa edemez. Böyle bir inkâr, insanı güçlendirmez; tam tersine daha kırılgan, daha savunmasız ve daha kolay yönlendirilebilir hâle getirir. Alkışa alışan kulak, bir süre sonra hakikatin sesini duyamaz olur. Çünkü insan, en çok hoşuna giden sesi doğru sanma eğilimindedir. Sürekli pohpohlanan bir ruh, durmayı, düşünmeyi ve kendisiyle yüzleşmeyi unutur. Dün sabırla dinleyen, farklı fikirlere tahammül eden, nasihati bir nimet bilen insanlar; bugün en küçük uyarıyı bile düşmanlık, en masum hatırlatmayı saldırı olarak algılamaya başlar.

Bu savrulmanın en rahatsız edici yönlerinden biri, yön değiştirmenin hep yukarıdan aşağıya doğru olmasıdır. İnsan, kendisini büyütmek için başkalarını küçültmeye başladığında aslında içten içe küçülüyordur. Kendi dünyasını, kendi insanını, kendi değerlerini küçümseyen bir dil; çoğu zaman başka çevrelerde kabul görme arzusuyla beslenir. İnancın temel hassasiyetlerini “yük”, “engel” ya da “ayak bağı” gibi sunan söylemler; eleştirel bir duruştan ziyade, kimliksiz bir çözülmenin işaretidir. Yıllardır bu milletin tarihine, inancına ve kutsallarına mesafeli hatta düşmanca yaklaşan çevrelere yaranma çabası; cesaret değildir. Cesaret, rüzgârın yönüne bakmadan doğru bildiğini savunabilmektir. Bu, açık bir teslimiyettir.

Bir zamanlar haksızlığa karşı gür bir sesle itiraz edenlerin bugün aynı haksızlığı üreten dille konuşması; dün mazlumdan yana saf tutanların bugün zalimin jargonunu ödünç alması, insanın içini acıtan bir manzaradır. İnsan, farkında olmadan itiraz ettiği şeye benzeyebilir; işte asıl tehlike burada başlar. “Dur, burada bir yanlış var” diyenlere kulak tıkamak, onları nostaljiyle suçlamak ve ardından “Zaman değişti, dil değişti, biz de değiştik” diyerek kibri bir erdem gibi sunmak, insanı hakikatten daha da uzaklaştırır.

Oysa mesele sadece mahalle değiştirmek değildir. Asıl mesele, insanın iç pusulasını kaybedip kaybetmediğidir. Pusulasını yitiren, yürüdüğünü zanneder ama aslında daireler çizer. İstikameti bozulan bir insan, hangi çevreye girerse girsin orada da huzursuz olur. Çünkü sorun mekânda değil, yön duygusundadır. Kökleriyle bağını koparanların dili sertleşir, kalbi daralır, yüzü asıklaşır. Huysuzluk, kapris, alaycılık ve öfke; savrulmanın dışa vuran en belirgin işaretleridir. Dün merhametiyle anılanların bugün incitici bir dili maharet sayması, dün edebi savunanların bugün kırıcı üslubu cesaret diye pazarlaması tesadüf değildir.

Bu topraklarda kıymetli olan hiçbir zaman rüzgâra göre yön tayin etmek olmadı. Bu toprakların mayası, sabırla ve sadakatle yoğrulmuştur. Bu millet, geçici alkışların peşinden koşanları değil; bedel ödemeyi göze alanları, çizgisini koruyanları, hakikate sadık kalanları sevdi. Dün de böyleydi, bugün de böyle. Bugün gürültü hakikatin sesini bastırabilir. Sosyal medya kalabalıkları, sahte cesaretleri parlatabilir. Fakat insan, gürültü içinde kendisini duyamıyorsa, sessizlik bir lütuf hâline gelir. Gürültü dindiğinde geriye kalan yine samimiyet olur, vefa olur, duruş olur.

Tam da bu nedenle, savrulmanın neredeyse normalleştiği, aymazlığın cesaret diye sunulduğu, yüzeyselliğin derinlik zannedildiği bir ortamda; sessiz ama sahici arayışlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Bu arayış, başkasını ikna etme çabasından önce insanın kendisini hesaba çekmesidir. Gösterişten uzak, iddiadan arınmış, fakat hakikatten ödün vermeyen bir arayışa… Alkışsız yürümeyi, yanlış anlaşılmayı, hatta yalnız kalmayı göze alan bir duruşa…

Bugün yüksek sesle konuşanların çokluğu, doğruyu söyleyenlerin haklı olduğu anlamına gelmiyor. Hakikat, çoğu zaman sessizdir; çünkü bağırmaya ihtiyacı yoktur. Kalabalıklar her zaman istikameti göstermez. Bazen hakikat, en çok sessiz kalanların omuzlarında taşınır. Bazen doğru olan, en az alkış alan yoldur. Ve bazen insan, rüzgârın önünde savrulmamak için bilinçli olarak yavaşlar, susar ve köklerine daha sıkı tutunur.

Bunca savrulmanın yaşandığı bir toplumda, hassasiyetini korumaya çalışanların arayışı neden anlamsız olsun? İnsan, kendisini korumayı bencillik değil, emanet bilinci olarak gördüğünde istikrar kazanır. Bunca hoyratlığın alkışlandığı bir ortamda, inceliği ve edebi hatırlatmanın ne sakıncası olabilir? Bunca yüzeyselliğin marifet gibi sunulduğu bir zamanda, aklı, vicdanı ve ahlakı merkeze alan bir duruş neden gereksiz görülsün?

Yaprak, ağaçtan düştüğünde rüzgârın oyuncağı olur. Dalında kalan yaprak ise fırtınaya rağmen yerini bilir. Yerini bilmek, haddini bilmekle başlar. Bizim meselemiz hangi rüzgârın nereye savurduğu değildir. Asıl mesele, hangi kökün bizi ayakta tuttuğudur. Ve bu tercih, bütün gürültüye rağmen, sessiz ama kararlı bir arayışı sürdürmeyi hem gerekli hem de anlamlı kılmaktadır.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —