“Müminlerin gönüllerini birleştiren de O’dur. Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti. O izzet ve hikmet sahibidir.” (Enfal, 8/63)
Vefalı olmak ahlaki bir davranıştır. İnsani ilişkilerde, insan-doğa ilişkisinde ve insan-Allah ilişkisinde kıymet bilmenin önemi büyüktür. İyiliğe iyilikle karşılık vermek güzeldir. İyilik beklemeden iyilik üretmek daha da güzeldir. Vefa dostluğu, dostluk güveni besler. Vefa, imanın ilişkilere yansıyan en güzel yüzüdür.
Vefakârlığın zıddı nankörlüktür. Her nankörlük, bireysel veya toplumsal belirsizlikleri büyütürken iyiliğe dair umutları köreltir.
İnsan, insan ile öğrenir, değer kazanır. İnsanın birbirine katkısı iki tarafın da kazanımıdır. Birbirinin katkısıyla kazanım elde edenler, katkı sağlayanları unutmamalıdır. Yükselirken basamak olanları unutanlar, inerken basacak yer bulamazlar.
Bulunduğu yerde birçok emeğin olduğunu unutup kibirle hareket eden insanlar hep süregelmiştir. En yakınından en uzağına kadar insan, insanın bu kara yüzüne tanıklık eder. Vefasızlığı görüp üzülenler.
Kara yüz, derinin rengi değil; kalbe düşen nankörlüğün rengidir. Derinin rengi Rabbimizin ikramıdır. Kalbin rengi ise kişinin tercihiyle ya katran olur, karartır ya da ak kalır, aydınlatır.
Kıymet bilmek, vefalı insanların en güzel yanıdır. Birçok değerin ziyan edilmesinden daha tehlikeli olan vefasızlıktır. Güzel ahlaka ait vefanın ziyan edilmesi kötülüğe zemin hazırlar. Kıymet bilmemenin acı sonuçlarını en yakınlarından görüp “Keşke sana güvenmeseydim.” diyen insan sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.
Her birimizin yaşadığı veya yaşattığı vefasızlıklar olabilir. İnsan kendi vefasını tartabilir. İlişki içinde olduğu muhatap ya da muhataplara olan vefasını olması gerektiği gibi yerine getiriyor muyum diye kendine sorabilir.
Vefa sadece kötü günde, zor günde aranmaz. İyi günde de vefa gerekir. Başarılarına tanık olunan insanları kıskanmamak gibi… Çalışmalarıyla faydalı alanlarda hizmet üretenlere teşekkürleri iletmek ve destekleri vermek de vefanın bir örneğidir. Ölçü, “günün adamı değil, gönül adamı” olmaktır.
Vefasızlığın acı sancısı toplumsal davranışlara yansıdığı zaman, en kötü sonuçlardan biri de kul hakkının hesaba katılmamasıdır. İnsan, Sünnetullah gereği birçok insanın emeğidir. Emeğe vefa esastır. İyi günler, olumlu katkılar vefasızlığa kurban gitmemelidir.
İnsan düşünse; yıllarca aynı yuvayı paylaşıp yıllar sonra adliye koridorlarına taşınan boşanmalara taraf olur mu? Hani vefa? İlk kavgada hâkim karşısına çıkmak niye?
İnsan düşünse; aklaşmış saçlarıyla hâlâ babalık, annelik yapan büyüklerine evlatlar sokağın, huzurevinin, suskunluğun yolunu gösterir mi?
Evlatların bitimsiz iddia ve sızlanışları hep kıymet bilmemektir. Hani vefa? Miras yüzünden yüzlerin kararması niye?
İnsan düşünse; ana baba üzerine titreyen iyi niyetli evladını, başka evlatlarına ezdirerek hak gaspına girer mi? Hani vefa? Kız çocuklarını ötelemek niye?
Bu satırları uzun uzadıya örneklemek mümkündür. Ancak yazının meramı, muhatabın vefasız duyguların tuzağına düşmesini engellemektir. İnsan yanıldığı yerden, düştüğü hatadan dönebilir. Vefasızlık da vefa da insan eseridir.
Vefanın en güzel gösterildiği yer, Allah-kul ilişkisidir. Secdeye vefa gösterenin gözyaşında, oruca vefa gösterenin sabrında, sadakaya vefa gösterenin rızkında, tevhide vefa gösterenin zikrinde, Beytullah’a vefa gösterenin dönüşünde, ezana vefa gösterenin koşusunda görünen güzellikler vardır.
Vefalı olmak, imanın ve imtihanın konusudur. İnsanın ilk hatası olan yasak ağaçtan yemesi, ilk kıymet bilmeme örneğidir. Sonra Âdem babamızın tövbe edip rahmet dilemesi de vefaya dönüştür.
Her varlık yokluğu ile tartılır. Hiçbir şey değilken cennete layık varlıklar olarak yaratıldık. “İnsanoğlu, var edilip anılmaya değer bir şey olana kadar şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş midir?” (İnsan, 76/1). Şu kadar asırdır her bir insan, Rabbimizin kendisine verdiğine tanıktır. Varlık süreci, “İşittik ve itaat ettik” (Bakara, 2/285) diyerek vefayı kıymete dönüştürenlerle, “İşittik ve isyan ettik.” (Bakara, 2/93) diyenlere tanıklık etmektedir.
Yaratana vefasızlığın kaybeden tarafı insandır. Sadece dünyada değil, ahirette de kaybeder. Rahman olan Allah, kullarının vefasızlığına rağmen elçisiyle haber göndermiştir:
“Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (Zümer, 39/53)
Kuluna hep kıymet veren, kıyamet gününde kıymetin ebedileşeceğini vaat eden Allah’a karşı vefasızlık; bireysel ve toplumsal çöküşlere, çürümelere, acı sonuçlara sebeptir. Aile içi kavgalardan toplumsal çatışmalara kadar her olumsuz davranış, bir vefasızlık sonucudur. Küçücük anlayışların bile esirgendiği yeni yaşam düzenlerinde bencillik ve bireysel kazanım hırsı, vefasızlığın açık göstergeleridir.
Kişi, yaratılış ilkelerine sahip çıkmadan, Yaratan’ın bilgisine teslim olmadan vefasızlığın bir virüs gibi insanlığın güzel duygularını çürütmesini engelleyemez. Ne kadar farklı çözümler üretse de insan aklı bir yere kadardır. “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.” (Ra’d, 13/28)
Kur’an-ı Kerim, birçok ayette yaratılmış ayetlere bakılmasını ister. Yakından tanık olduğumuz her yaratılış üzerinden verdiği ve vereceği nimetlere basiretle bakmamızı ister ve bütün insanlığa:“Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Allah’tan başka size göklerden ve yerden rızık veren bir yaratıcı var mı? O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?” (Fatır, 35/3) diye sorar.
İnsan, Allah’ın bildirdiği üzerinden vefa duygusunu geliştirmelidir. Sınırlarını Allah’ın belirlediği bütün ilişkilerde muhakkak vefanın yeri vardır. Onlarca ayet insan ilişkilerini düzenler. Ebeveyn-evlat, komşuluk, ticaret, kulluk ilişkileri gibi alanlarda değer bilmeyi ve değerli olmayı öğretir.
Her güzel olanda insanlığa örnek olan Resulullah (sav)’in hayatı vefa örnekleriyle doludur.Rahmet dolu diliyle ve hâliyle insanlığı İslam’a çağırırken muhatap aldığı insanların bir kısmından kötülük görmüştür. Yine umutlar için gittiği Taif’ten üzülerek Mekke’sine, emin şehrine dönmesine müşrikler sıkıntı çıkartmışlardır.
Sevgili Nebi’nin hüznü katlanmış, dua ederek Allah’a hâlini arz etmiştir. Himayenin kıymetli olduğu zamanlarda Mut’im bin Adiyy, Peygamber’i himayesine almış ve emin bir şekilde Mekke’ye gelmesini sağlamıştır.
Yıllar sonra Mut’im, Bedir Savaşı’nda Kureyşli müşriklerle birlikte Müslümanlara karşı savaşmış ve öldürülmüştür. Resulullah (sav), kendisine gösterilen bu vefakârlıktan ziyadesiyle memnun olmuştur. Daha sonra düşman esirlerine ne yapılacağı tartışılırken:
“Şayet Mut’im bin Adiyy hayatta olup da benden esirlerin bağışlanmasını isteseydi, fidye almadan hepsini serbest bırakırdım.” buyurarak ona olan vefasını göstermiştir. (Buhârî, Humus, 16)
Kuluna onca ikram edene vefa baş tacıdır. Vefaya layık olana sevgi, saygı ve sığınma; “Göklerin ve yerin hükümranlığına” (A’râf, 7/185) teslim olmak, insanın başka şeylerle olan ilişkilerini de korur.
Vefanın da nankörlüğün de hesabı tutulur ve insanın önüne konulur. İnsan vefalı olmaya layıktır. Vefasızlık şeytana yakışır. Peygamber’in izinde olanlar, O’nun hayatında nereye baksalar vefa görür; nereye gitseler vefa götürürler. Hayatın her alanında Allah’a verilen iman sözüne vefa hep diridir. Dün geçmişin müminleri, bugün hâlihazırda olanların yeminidir:
“Sana yeminle bağlılık sözü verenler, gerçekte bu sözü Allah’a vermiş oluyorlar. Allah’ın eli onların elleri üzerindedir. Bu sebeple kim Allah’a verdiği ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur; Allah’a verdiği sözün gereğini yerine getirene ise Allah yakında büyük ödül verecektir.” (Fetih, 48/10)