Mahmut Olgun

Tarih: 02.02.2026 13:48

Ütopya Vaadiyle Gelen Distopya Ve Epstein çirkefliği

Facebook Twitter Linked-in

Ortaya çıkan bazı gerçekler ve iddialar, insanlık adına utanç verici bir çürümeye işaret ediyor. Bebeklerin dahi istismar edildiği, bunun münferit vakalar değil, belli bir düzen ve süreklilik içinde gerçekleştiği iddiaları, sıradan bir suç şebekesinin çok ötesinde, sistematik bir kötülüğü düşündürüyor. Bu ölçekte ve bu pervasızlıkta bir yapı, yalnızca bireysel sapkınlıklarla ya da tekil örgütlerle açıklanamaz.

Sıklıkla “Mossad” adı telaffuz ediliyor; ancak görünen o ki mesele, bir istihbarat teşkilatını da aşan, onu dahi araçsallaştıran daha geniş bir aklın varlığına işaret ediyor. Burada söz konusu olan, belirli bir devletin güvenlik refleksi değil; küresel ölçekte çalışan, sınır tanımayan ve ahlaki hiçbir ilkeye bağlı olmayan bir tasarım mantığıdır. Bu çerçevede Mossad dahi, bu karanlık ağın içinde yalnızca kullanılan bir enstrüman gibi durmaktadır.

Bu yapının arkasında, kendisini “küreselci”, “ilerlemeci” ve “dijital dönüşümcü” olarak pazarlayan dizayncı bir akıl seziliyor. Ama bu dönüşüm, masum bir teknolojik ilerleme değil; insanın doğasına, fıtratına ve varoluşuna yönelik köklü bir müdahaledir. Hedeflenen şey, dünyayı tek elden yönetmek kadar, insanı da tek tip, denetlenebilir ve itaatkâr bir varlığa dönüştürmektir.

Bu noktada karşımıza, Tanrı’yı inkâr etmekten ziyade, Tanrı’yı tersinden taklit etmeye çalışan bir zihniyet çıkıyor. Yaratma yetkisi, rızık dağıtımı, düzen kurma ve kader belirleme gibi ilahi alanlar; algoritmalara, istatistiklere ve yapay akla devredilmek isteniyor. Doğal üreme süreci “kontrol edilemez” olduğu gerekçesiyle yapay ve rasyonel mekanizmalara bağlanmak isteniyor. Gelir adaletsizliği, ahlaki sorumluluk ve paylaşım üzerinden değil; herkese bağlanacak standart gelir modelleriyle, yani merkezi bir bağımlılık sistemiyle çözülmeye çalışılıyor.

Benzer biçimde, insanın tarih boyunca hem şehvetin hem emeğin hem de sorumluluğun kaynağı olan sahip olma arzusu, “mülkiyetsizlik” adı altında yapay olarak törpüleniyor. Böylece birey, ne emeğiyle kurduğu bir hayata ne de geleceğine tutunabiliyor. Toprağı olmayan, üretim araçlarına erişemeyen, her şeyi merkezden tahsis edilen bir insan tipi inşa ediliyor. Bu da özgürlük değil; daha rafine, daha sessiz bir kölelik biçimi üretiyor.

Bütün bu tablo bir araya geldiğinde, karşımızda tek tek suçlardan ya da örgütlerden ziyade, insanı ontolojik olarak yeniden tanımlamayı hedefleyen küresel bir mühendislik projesi duruyor. Asıl mesele artık “kim yaptı?” sorusu değil; “insanı neye dönüştürmek istiyorlar?” sorusudur. Ve belki de asıl korkutucu olan, bu dönüşümün ilerleme, refah ve güvenlik söylemleriyle gönüllü bir kabule zorlanmasıdır.

Bu sürecin nihai aşamasında ise karşımıza, doğal seçilime karşı yapay seçilimin ikame edildiği yeni bir insan tasavvuru çıkmaktadır. Artık mesele toplumu yönetmek değil; insan türünü yeniden tanımlamaktır. Bu dönüşüm tamamlandığında, bildiğimiz anlamda “insan”dan söz etmek mümkün olmayacaktır. Doğal olan insan, yapay olanla sentezlenecek; biyolojik süreklilik, teknolojik müdahalelerle yeniden şekillendirilecektir.

Bu sentezin ardından “doğal” olan bir norm değil, bir istisna hâline gelecektir. Sisteme entegre olmayan, yapay dönüşüm paketlerini reddedenler; geri kalmış, uyumsuz ya da riskli unsurlar olarak kodlanacaktır. Doğal kalan, sistemin dışına itilecek; yapay olan ise tek geçerli yaşam formu olarak sunulacaktır. Böylece insanlar, tıpkı geçmişte güvenlik ve sağlık gerekçeleriyle sıraya sokuldukları gibi, bu kez daha kapsamlı ve daha kalıcı bir dönüşüm için gönüllüymüş gibi sıraya girecektir.

Kalıtsal hastalıkların ayıklanması, genetik kusurların giderilmesi, uzun ömür ve performans artışı gibi vaatler bu sürecin vitrinini oluşturacaktır. İlk bakışta insani görünen bu hedefler, gerçekte insanı olduğu hâliyle kabul eden bir merhametin değil; insanı optimize edilmesi gereken bir ürün olarak gören zihniyetin yansımasıdır. Hangi genin “kusur”, hangi bedenin “yetersiz”, hangi hayatın “yaşamaya değer” olduğuna ise birey değil, merkezî bir akıl karar verecektir.

Böylece eşitlik iddiasıyla başlayan bu süreç, yeni bir biyolojik ve dijital sınıflaşmaya evrilecektir. Güncellenmiş bedenler, uzatılmış ömürler ve geliştirilmiş zihinler bir ayrıcalık hâline gelirken; doğal kalanlar maliyet, yük ya da risk olarak görülecektir. Bu, modern çağın en sofistike ayrımcılığıdır: Irka, dine ya da sınıfa değil; versiyona dayalı bir ayrım.

Son kertede bu tablo, insanın kendini tanrılaştırma teşebbüsünden başka bir şey değildir. Yaratılmış olma bilincinin yerine tasarlanmış olmayı koyan bu yaklaşım, kusursuzluk vaadiyle insanı insan yapan kırılganlığı, acziyetini ve ahlaki sorumluluğunu silmektedir. Geriye kalan ise yaşayan, düşünen ve vicdan taşıyan bir varlık değil; sürdürülebilir, güncellenebilir ve gerektiğinde devre dışı bırakılabilir bir sistem bileşenidir.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —