“Türkiye’de güneş doğsun, gölgesi bize yeter.”
Bir Makedonyalı hanımefendinin dudaklarından dökülen bu cümle, sıradan bir temenni değildi. Ne bir siyasî slogan ne de geçici bir heyecanın ürünüydü. O cümle, tarihin içinden süzülüp gelen bir hakikatin, yürekten yüreğe aktarılan bir kader ortaklığının adıdır.
15 Temmuz hain darbe girişiminin üzerinden bir yıl geçmişti. Yaralar hâlâ tazeydi, acılar henüz dinmemişti ama umut dimdik ayaktaydı. O günlerin ardından, dostum Engin Altun Hoca’mla birlikte Balkanlar’a doğru bir yolculuğa çıktık. Sadece şehirleri değil, gönülleri görmek istiyorduk. Haritalara değil, insan yüzlerine bakmak; taş binalardan çok, kalplerdeki izleri anlamak niyetindeydik.
Üsküp’te bize rehberlik eden Ayten Osman Hanımefendi, bir anısını anlatmaya başladığında zaman durdu. Kelimeler ağır ağır dökülüyordu ağzından; her biri bir yara, her biri bir şahitlikti. “Darbe gecesi,” dedi, “Erdoğan sokaklara, meydanlara çıkın dediğinde biz de Türk bayraklarımızı aldık, bu meydana geldik.” İşaret ettiği yer, Üsküp’ün kalbiydi. “Burası ana baba günü gibiydi. Herkes korkuyordu. Türkiye düşerse, bizi burada yaşatmazlar diye düşündük. Biz de Türkiye’deki kardeşlerimiz gibi burada nöbet tuttuk.”
O an, gözyaşlarımızı tutamadık. Çünkü bu, uzaktan gelen bir dayanışma değildi. Bu, kan bağıyla sınırlı olmayan, pasaportlara sığmayan bir kader bilinciydi. Aynı ruh, aynı heyecan, aynı dua… Yürek dile gelince cümleler böyle kurulur. İşte tam o anda döküldü o söz: “Türkiye’de güneş doğsun, gölgesi bize yeter.”
Bu cümle, Balkanlar’ın taş sokaklarında yankılandı. Bugün sadece Makedonya’da değil, Bosna’da, Kosova’da, Arnavutluk’ta, Karadağ’da da söyleniyor. Sadece Balkanlar’da değil; Afrika’da söyleniyor, Ortadoğu’da söyleniyor. Dünyanın neresinde mazlum varsa, neresinde bir anne evladının başında dua ediyorsa, neresinde bir çocuk korkuyla gökyüzüne bakıyorsa, orada da bu cümle ya açıkça söyleniyor ya da kalpten kalbe fısıldanıyor.
Çünkü Türkiye, artık yalnızca bir ülke değildir. Türkiye, umutla anılan bir isimdir. Türkiye, karanlık gecelerde yönünü arayanların baktığı bir kutup yıldızıdır. Bunu anlamak için büyük teorilere, uzun analizlere gerek yoktur. Bir Makedonyalı hanımefendinin titreyen sesi yeterlidir.
15 Temmuz gecesi Türkiye’de sokaklara çıkanlar, sadece bir darbeye karşı durmadı. O gece, dünyanın dört bir yanında kalbi Türkiye ile atan milyonların da kaderi savunuldu. Eğer o gece Türkiye düşseydi, sadece Ankara yanmazdı; Üsküp’ün, Saraybosna’nın, Gazze’nin, Mogadişu’nun, Halep’in ışıkları da biraz daha kararırdı. Bunu onlar biliyordu. O yüzden meydanlara çıktılar. O yüzden nöbet tuttular. O yüzden sabaha kadar dua ettiler.
Bazıları bunu anlamak istemiyor. Türkiye’nin yükünü hafife alıyor, sorumluluğunu küçümsüyor. Oysa Türkiye’nin omuzlarında yalnızca kendi halkının değil, ümmetin ve insanlığın demlenmiş duası vardır. Bu dua, ne bir siyasî tercihle sınırlıdır ne de dönemsel bir dalgalanmadır. Bu dua, mazlumun mazluma tutunduğu bir hatıra defteridir.
Ayten Osman Hanımefendi’nin anlattıkları bize şunu bir kez daha gösterdi: Yüreklere sınır çizemezsiniz. Haritalar çizebilirsiniz, duvarlar örebilirsiniz, teller çekebilirsiniz ama gönül coğrafyasını bölemezsiniz. Türkiye ile Balkanlar arasındaki bağ, sadece tarih kitaplarında yazan bir geçmiş değildir. O bağ, bugün de yaşayan, nefes alan bir hakikattir.
Türkiye’de güneş doğsun istiyorlar. Çünkü güneş doğarsa, gölge serinletir. Gölge varsa, dinlenmek vardır. Gölge varsa, umut vardır. Onlar, Türkiye’den her şeyin kusursuz olmasını istemiyor. Onlar, Türkiye’nin dimdik ayakta durmasını istiyor. Çünkü ayakta duran bir Türkiye, mazluma yaslanacak bir duvar demektir.
Bu yüzden Türkiye’ye bakarken daha dikkatli olmalıyız. Attığımız her adımın, söylediğimiz her sözün, aldığımız her kararın sadece bizi değil, bizi umut bilenleri de etkilediğini unutmamalıyız. Çünkü bu ülke, yalnızca kendi iç tartışmalarıyla ölçülemez. Bu ülke, dünyanın vicdan terazisinde tartılan bir ağırlığa sahiptir.
O Balkan meydanında, Türk bayraklarıyla nöbet tutan insanlar bize şunu öğretti: Kardeşlik, aynı dili konuşmak değildir; aynı acıyı hissetmektir. Aynı korkuyla ürpermek, aynı duayla sabaha ulaşmaktır. Onlar, Türkiye düşerse kendilerinin de düşeceğini düşündüler. Çünkü biliyorlardı ki Türkiye ayakta kalırsa, kendileri de nefes alabileceklerdi.
Bugün hâlâ o cümle kulaklarımızda çınlıyor: “Türkiye’de güneş doğsun, gölgesi bize yeter.” Bu söz, bir beklenti değil; bir emanet gibidir. Omuzlarımıza bırakılmış ağır ama onurlu bir emanettir. Bu emaneti taşımak kolay değildir ama anlamlıdır.
Türkiye, güneşi doğurmak zorundadır. Kendi evlatları için, kardeşleri için, dostları için… Ve belki de en çok, adını bilmediğimiz ama duasını aldığımız insanlar için.
Çünkü güneş doğarsa, karanlık biraz daha geri çekilir.
Ve karanlık çekildikçe, insanlık nefes alır.