Mahmut Olgun

Tarih: 14.10.2025 17:22

Toplumsal Dokuyu Bozanlar

Facebook Twitter Linked-in

Sabah erkenden kalktı. Son model arabasına bindi, klimasını açtı, gitti bahçesinin yanında durdu. Ki arabasına binmesi de klimasını çalıştırması da normaldir ve olması da gerekiyor. Fakat burada dikkatimizi başka bir noktaya çekmek istiyorum. Mesele hayata, insana, insanlığa, ahlaka, toplumsal dayanışma ve paylaşıma dair bir bakışın olmaması, kültüre bakış, evrene, çevreye, nebatata ve hayvanata bakış açısındaki sakatlık, yoksa biz ne üretime, ne tarıma ne sanayiye, ne de kentleşmeye karşıyız. Biz çarpık olan her şeye karşıyız, o kadar.

İşte o dediğimiz mağrur, kendini beğenmiş olan adam gidip ürün kaldırılacaktı. 

Gitti bahçesinin yanına vardı. İşçiler kan ter içindeydi; kavurucu yaz sıcağında bir yandan çalışıyor, bir yandan da onun “haydi, haydi!” nidalarına maruz kalıyorlardı. Bahçe sahibi, her şeyi titizlikle izliyordu. O yılın ürünü azdı, kuraklık vardı ama o hâlâ hesabın, ölçünün, kazancın peşindeydi. Ne öşür, ne zekât, ne infak... Hatta börtü böceğin hakkı bile yoktu onda. Ürün, Allah’ın mülkünden çıkıp sadece kendi cüzdanına ait bir meta hâline gelmişti.

Kur’an’da bahçe sahipleri kıssası, tam da böylelerini anlatır. Hani o insanlar, “Yarın sabah erkenden bahçemize gidip ürünümüzü toplayacağız” dediler; “İnşallah” demeyi bile unuttular. Sonra bahçelerine vardıklarında her şeyi yanmış buldular. Rabbimiz buyurur:

“Onlar uyurken Rabbinin katından bir felaket bahçenin üzerine geldi; sabaha kadar yerle bir oldu.” (Kalem, 68/19-20)

Bahçe sahipleri sadece o dönemin cimrileri değildi; onlar, her çağın servet sahipleri, makam sahipleri, iktidar sahipleridir. Bugün fabrika sahiplerinde, holding yönetenlerde, makam koltuklarına yapışanlarda o eski bahçe sahiplerinin ruhunu yaşıyor. Onların tarlası artık beton binalar, bahçeleri para kasaları, ürünleri insan emeği… Hepsi aynı zihniyetle hareket ediyor: “Ben kazandım, ben ürettim, ben hak ettim.” Oysa her kazançta başkasının da emeği vardır.

Bu sadece İslam’a özgü bir uyarı değildir. Tevrat’ta da, İncil’de de, Vedalar ‘da da aynı uyarı vardır: “Paylaş, cimrilik etme, mal seni esir almasın.” Yahudilikte Tzedakah, yani adalet temelli yardım, imanın bir gereğidir. Hıristiyanlıkta “Zengine giden yol, iğne deliğinden deve geçmesinden zordur” sözü boşuna değildir. Hint felsefesi karma der: paylaşırsan hayat seni bereketlendirir; gasp edersen evren seni yutar.

Ama modern çağın insanı, artık “bahçe’sine, malına, makamına, servetine ve gücüne tapan bir putperesttir. Arabası, villası, serveti, unvanı onun kıblesidir. Fakir bir işçinin alnındaki ter, onun gözünde sadece üretim maliyetidir. Kadın kardeşlerinin miras hakkını yiyen, malı evlatları arasında adaletsizce bölen, kardeşini “daha az hak eder” gören nice insan, aslında Kur’an’ın bahçe sahiplerinden farksızdır.

Servet sahipleri, parayı hayatın merkezine koyduklarında toplum da çoraklaşır. Çünkü para doyurmaz; aksine, insanın vicdanını kurutur. Toplumun içinde bir sınıf belirir: lüks arabalara binen, insanlara tepeden bakan, bir lokmayı paylaşmayı bilmeyen, kültürsüz ama kibirli insanlar… Onlar toplumsal dokunun sülükleridir; emekle beslenir, kana doymadan büyürler.

Daha da beteri, bazıları bu kazancı artık emekle değil, zehirle sağlar. Uyuşturucu satar, gençliği çürütür, insanları bağımlılığa sürükleyip servetlerine servet katarlar. Bu da başka bir “bahçe sahipliği”dir — toprağı değil, insan ruhunu çoraklaştıran bir bahçe…

Bir gün gelecek, tıpkı Kur’an’daki o bahçe sahipleri gibi onların da elleri boş, yüzü kara olacak.

Bahçeleri yanmış, malları, makamları, servetleri yok olmuş; kasaları boşalmış, vicdanları kül kesilmiş bir halde gözlerini perişanlığa açacaklar.

Hem de öyle bir perişanlık ki, sonu olmayan bir pişmanlıkla iç içe…


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —