Toplumlar sadece ekonomik krizlerle, siyasal gerilimlerle ya da kültürel yozlaşmalarla çökmezler. Toplumun asıl çöküşü, toplumu ayakta tutan anlam dünyasının, ahlaki referansların ve medeniyet kodlarının yok olmasıdır.
Bugün yaşadığımız kriz tam da budur. Bu toplum giderek toplumsal dinamiklerini kaybetmektedir.
Bunun en temel sebeplerinden biri ise dinin, olması gereken yerden; yani hayatın merkezinden çekilmesidir.
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
(En‘âm, 6/162)
İslam, bu toplumun medeniyet kodlarının ana kaynağıdır. Ancak gelinen noktada toplum hızla sekülarizme, laisizme ateizme ve deizme doğru yol almaktadır.Toplum tam anlamıyla bir savrulma yaşamaktadır. Bu savrulma, çoğu zaman “gençlik bozuldu”, “dünya sekülerleşiyor” gibi yüzeysel gerekçelerle açıklanmaya çalışılmaktadır. Ancak asıl sebep göz ardı edilmektedir:
Dünya genelinde, Türkiye özelinde bu topluma anlatılan din, Hz. Muhammed’in (s.a.v) tebliğ ettiği ve bizzat yaşadığı "İslam" değildir. Bugün bu toplumda anlatılan ve yaşanan din; Her kesimin, cemaatin, gurubun, kurumun ve bireylerin kendi din anlayışlarıdır.
Toplum müslüman olduğunu iddia ettiği halde (Her iddia ispat ister.) İslam medeniyetinden beslenme, İslam ile yaşama ve şekil alma yerine, din yaşanmayan ve farklı anlayışlarla şekil alan bir sürece evrilmiştir. Bundan dolayı bu toplumda bin türlü din anlayışı mevcuttur. Artık kim neye inandığını tam olarak bilmiyor. Mezkür bu durumun siyasi, ekonomik ve başka nedenleri de mevcuttur.
Bugün anlatılan din; camiye, bireysel ibadete ve ahiret vurgusuna sıkıştırılmış bir din anlayışıdır.
Ekonomiye, eğitime, yönetime, adalete, emeğe, yoksulluğa, gelir dağılımına dair sözü yokmuş gibi sunulmaktadır.
Toplumda İnsanların hayatına dokunmayan, toplumun temel problemlerine çözüm üretmeyen bir din anlatısı hâkimdir. Oysa Kur’an’ın ve Elçilerinin tebliğ ettiği İslam, hayatın tam merkezinde yer alır; hayata müdahale eder, kanun koyar, adaleti tesis eder, toplumu dönüştürür ve insanlara aktif bir yaşantı sunar.
Resûlullah’ın (s.a.v) Mekke ve Medine’de inşa ettiği toplum modeli; sadece namaz kılan bireylerden oluşmuyordu. Adaletle yöneten, emeği koruyan, yoksulu gözeten, haksızlığa karşı duran bir ümmet bilinci hakimdi.
Bugün ise din, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde, toplumsal sorumluluktan arındırılmış bir alana hapsedilmiştir.
Peki bunun sorumlusu kim? Sorumluluk neden bulanıklaştırılıyor?
Genellikle dinin toplumsal hayatta yaşanmamasının sorumlusu “sistem”, “dünya”, “gençler”, “zaman” gibi kavramlar üzerinden açıklanır. Oysa sorumlu büyük ölçüde bellidir. Bu sorumluluğu belirsizleştiren anlayışlar, aslında kendi üzerlerindeki mesuliyetten kaçmaktadır.
Allah Resûlü (s.a.v) bu meseleyi açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz. Devlet başkanı çobandır ve güttüğünden sorumludur.
Erkek, ailesinin çobanıdır ve güttüğünden sorumludur.
Kadın, evinin çobanıdır ve güttüğünden sorumludur.”
(Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20)
Bu hadis, sorumluluğun devletten başlayıp aile reisine, oradan da toplumun en küçük bireyine kadar uzandığını açıkça ortaya koymaktadır.
Hakikati bilip de susan, görüp de konuşmayan herkes bu sorumluluğun vebali altındadır.
Kur’an da bizlere şu uyarıyı yapar:
“Şüphesiz ki işitme, görme ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.”
(İsrâ, 36)
Tarihi bize göstermektedir ki; Hakikat anlatılmadığında, zulüm normalleştiğinde, adaletsizlik karşısında susulduğunda bunun hesabı ve toplumsal sonucu çok ağır olur.
Toplumun ruh haline baktığımızda; Dertsizliğin, bilinçsizliğin ve korkunun toplumun kırcal damarlarına kadar sirayet ettiği görülmektedir.
Bugün toplumun bir kısmı dertsizdir; çünkü derdi olanlarla bağını koparmıştır.
Bir kısmı bilinçsizdir; çünkü hakikatle değil, propaganda ile beslenmektedir.
Bir kısmı korkaktır; çünkü bedel ödemekten çekinmektedir.
Bir kısmı ise dinden geçinmektedir; makamını, konumunu, itibarını kaybetmemek için susmaktadır. Bu suskunluk, toplumsal çürümenin en tehlikeli biçimidir.
İlahiyatlar, cemaatler, kurumlar var ama nerede?
Türkiye’de yüzü aşkın ilahiyat fakültesi, binlerce akademisyen, sayısız dernek, vakıf, cemaat ve tarikat bulunmaktadır. Peki bu kadar imkâna rağmen toplum neden adalet duygusunu kaybediyor?
Neden yoksulluk derinleşirken din adına güçlü bir ses yükselmiyor?
İslam’ın en öncelikli müdahil olduğu alanlar toplumsal sorunlardır.
Ekmek, emek, adalet, kul hakkı, gelir dağılımı, yoksulluk…
“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder…”
(Nahl, 16/90)
Ama din adına konuşanlar asgari ücreti konuşmuyor, emeklinin aldığı maaşı konuşmuyor, adaletsizliği konuşmuyor.
Bu meseleleri kim konuşuyor?
Sendikalar konuşuyor.
Siyasi partiler konuşuyor.
Oysa konuşması gerekenler suskun...
İlahiyat camiası, milyonları ilgilendiren hayati meselelerde sus pus durumdadır. Bu suskunluk bir tercihtir ve bu tercihin vebali ağırdır.
Resûlullah’ı (s.a.v) örnek alma bilinci kaybedildiği için İnsanı insan yapan değerler de aşınmıştır.
Bu toplumda utanma, vefa, merhamet, yardımlaşma ve adalet duygusu gibi değerler her geçen gün tükenmektedir.
Bunun başlıca sebebi dinin hayattan çekilmesi değil; hayattan çekilen bir din anlatısının ve anlayışının egemen olmasıdır.
Yazımın içinde sorduğum sorulara ilave bir kaç soru ile yazımı bitiriyorum.
Mevcut bu kurumlar ne yapıyor?
Bu kadar ilahiyat fakültesi neden var?
İmam hatipler, dernekler, cemaatler, eğitim kurumları ne yapıyor?
Diyanet neden var?
Topluma nasıl bir din anlatıyorlar?
Sonuç: Eğer anlatılan din; adaletsizliğe dokunmuyorsa, emeğin hakkını savunmuyorsa, yoksulun yanında durmuyorsa, zulme karşı söz söylemiyorsa…
O din, Resûlullah’ın tebliğ ettiği din değildir.
Çünkü İslam; hayata dokunan, toplumu dönüştüren, adaleti ayakta tutan bir dindir.
Bugün yapılması gereken şey; bu hakikati cesaretle, bedel ödemeyi göze alarak ve toplumsal sorumluluk bilinciyle yeniden haykırmaktır.
Aksi halde suskunluk, sadece bir tercih değil; bir suç ortaklığıdır.
Selam ve dua ile...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog