Suriye sahasında uzun süredir devam eden fiilî bölünmüşlük, son günlerde imzalanan anlaşmalarla birlikte farklı bir evreye girmiş bulunuyor. Suriye yönetimi ile SDG/YPG örgütü arasında varılan mutabakat, ülkenin geleceği açısından “ayrışma” yerine “entegrasyon”u esas alan yeni bir sürecin başladığını gösteriyor. Haber kaynaklarına yansıyan bilgilere göre taraflar, tüm cephelerde ateşkes konusunda anlaşmaya varmış durumda.
Enerji, Egemenlik Ve Merkezî Otorite
Anlaşmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, enerji kaynaklarının tamamının Şam’daki merkezi yönetime devredilmesi. Petrol ve doğalgaz sahalarının Suriye devletine geçmesi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda egemenlik açısından da kritik bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Bölgenin hâkimiyeti açısından bir aparat olarak ABD tarafından kurulduğu bizzat itiraf edilen DEAŞ örgütünün tutuklularının bulunduğu hapishanelerin yönetiminin de Şam’a bırakılması, devletin ülke genelinde yeniden hâkimiyet kurma iradesinin önemli bir göstergesi olarak okunuyor.
Paralel Yapının Tasfiyesi
Bu çerçevede PKK örgüt unsurlarının Suriye dışına çıkarılması, Haseke’ye merkezi hükümet tarafından vali atanması ve sınır kapılarının tamamının Suriye devleti kontrolüne geçmesi, “paralel yapı” ihtimalinin ortadan kaldırılmasına yönelik somut adımlar olarak öne çıkıyor. Zira bir devletin sınırlarını kontrol edememesi, devlet olma vasfını fiilen kaybetmesi anlamına gelir.
Sahadaki Güç Dengesi Ve Gerçeklik
Suriye yönetiminin bu süreçte doğrudan askeri güç kullanmaktan ziyade, SDG örgütünü tasfiye ederek sisteme entegre etmeyi tercih ettiği açıkça görülüyor. Haberlerde daha önce dile getirilen on binlerce, hatta 100 bin kişiye ulaştığı iddia edilen SDG militan gücünün sahadaki gerçeklikle örtüşmediği; fiilî silahlı kapasitenin oldukça sınırlı olduğu da yine güvenilir kaynaklara yansıyan bilgiler arasında yer alıyor.
Askerî Kapasite Ve Gerçekçi Beklentiler
Öte yandan Suriye’nin mevcut askerî kapasitesinin sınırlı olduğu da bir gerçek. Hava ve deniz kuvvetlerinden büyük ölçüde yoksun, uzun yıllar süren savaş nedeniyle yıpranmış bir kara ordusu ve zayıf iç güvenlik yapısıyla yeni bir devlet düzeni inşa edilmeye çalışılıyor. Bu nedenle özellikle işgalci Siyonist hava saldırılarına karşı ciddi bir caydırıcılığın bulunmadığı, büyük beklentiler içine girmenin gerçekçi olmayacağı da herkesin malumudur.
Dış Destek Arayışı Ve Açık İtiraf
Tam da bu noktada dikkat çekici bir başka gelişme yaşandı. SDG/YPG örgüt yöneticilerinden Sipan Hamo’nun, Suriye ordusunun sahada baskı kurması üzerine ABD ve işgalci Siyonistlerden yardım talep ettiği; Siyonistlerin Golan’daki Dürzilere sağladığı hava desteğinin benzerinin kendileri için de uygulanmasını istediği haber kaynaklarına yansıdı. Bu açıklama, SDG örgütünün sahada ve masada yaşadığı kaybın açık bir itirafı olarak yorumlandığı gibi, örgütün ABD ve işgalci Siyonistlerle zaman zaman entegre biçimde hareket ettiğini de düşündüren önemli bir gösterge olarak değerlendirilebilir.
Tarihin Tanıklığı
Tarih, dış güçlere yaslanarak siyaset yapan yapıların akıbetine dair sayısız örnekle doludur. ABD’nin Afganistan’dan çekilirken geride bıraktıkları, Irak’ta işgal sonrası yaşanan mezhep savaşları ve Osmanlı’nın son döneminde müstevlilere umut bağlayanların düştüğü durum hâlâ hafızalardadır. Bugün Suriye’de yaşananlar da bu tarihsel çizginin güncel bir yansıması olarak okunabilir.
Türkiye’yi İlgilendiren Boyut
Sonuç itibarıyla Suriye devleti, kendi toprakları üzerinde paralel bir yapılanmaya müsaade etmeyeceğini net biçimde ortaya koymuş durumda. Bu tutum yalnızca Suriye’yi değil, doğrudan Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Zira SDG kontrolündeki bölgelerde toplanan vergilerin Kandil’e aktarıldığı yönündeki haberler, bu yapıların Türkiye açısından oluşturduğu tehdidi açık biçimde ortaya koyuyordu. Yeni süreçte bu hattın kesileceği anlaşılmış görünüyor.
Sahadan Masaya
Bugün gelinen noktada SDG örgütü, önce sahada zorla karşılaştı, ardından masada anlaşmaya mecbur kaldı. Küçük çaplı itirazlar ve gecikmeler yaşansa da sürecin yönü değişmiş değil. Sosyal medyada paylaşılan “gerilla pozları” ile devlet kurma iddiası arasındaki farkın, zamanla çok daha net biçimde ortaya çıkacağı anlaşılıyor.
Yeni Dönemin İşaretleri
Suriye’de sistem yavaş yavaş otururken, ayrılıkçı projelerin arkasındaki emperyal hesapların da boşa düşme ihtimali giderek güçleniyor. Yaşananlar, sahada silah gücünden çok devlet aklının belirleyici olduğu yeni bir döneme işaret ediyor.
Devlet Olma Refleksi Üzerine Kısa Bir Okuma
Bugün Suriye’de olup bitenleri doğru anlayabilmek için meseleye biraz daha serinkanlı ve ilkesel bakmak gerekir. Şöyle düşünelim: Bugün Suriye’de hâkim güç bir Kürt devleti olsaydı ve Araplar, Türkmenler ya da başka bir topluluk merkezi otoriteye karşı benzer bir tutum sergileseydi, o merkezi Kürt hükümeti de devlet olmanın ve devletin devamını sağlamanın gereği olarak, bugün merkezi Arap hükümetinin attığı adımların büyük kısmını yine atacaktı.
Zira devlet olmanın tabiatı budur. Düzeni sağlamak, güvenliği tesis etmek, sosyal hayatı yeniden inşa etmek ve otorite boşluğunu gidermek her devlet için kaçınılmaz sorumluluklardır. Bu, hayatta bilinmeyen ya da istisnai bir durum değildir. Olan biteni değerlendirirken yaşananları bu çerçevede ele almak gerekir.
Elbette bu süreçlerde ikna yöntemleri devreye girerken zaman zaman hatalar, haksızlıklar ya da adaletsizlikler yaşanabilir. Ancak bu tür durumlar çoğu zaman kasıtlı bir politikanın ürünü olmaktan ziyade, olayların akışı içinde kendiliğinden ortaya çıkar. Bu tür münferit hadiseleri sürekli gündemde tutarak meseleyi araçsallaştırmak, merkezi hükümeti yıpratmaya yönelik bir söylem üretmekten öteye geçmez.
Hatalar üzerinden yürütülen her kampanya, her söz ve her eylem, bir süre sonra inandırıcılığını kaybeder. Bu tür istismarların kimseye kalıcı bir kazanç sağlamadığı da tarihî tecrübeyle sabittir. Devletler, kendi vatandaşları içindeki farklı unsurlara eşit davrandıkları sürece temel bir sorun ortaya çıkmaz.
Kaldı ki bazı alanlarda geçici eşitsizlikler yaşansa bile, başka alanlarda adaletin daha güçlü ve daha kapsayıcı biçimde işlemesi mümkündür. Bu nedenle meseleyi tek boyutlu okumak yerine; devlet olma refleksi, güvenlik ihtiyacı ve toplumsal düzenin yeniden tesisi bağlamında değerlendirmek çok daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.