Yusuf YAVUZYILMAZ

Tarih: 18.01.2026 22:30

SURİYEDE YENİ DENKLEM, AMERİKAN PRAGMATİZMİ VE DİNDARLARIN SORUMLULUKLARI

Facebook Twitter Linked-in

Ortadoğu'da olanları yorumlamak, olacakları tahmin etmek bir hayli zor görülüyor. Çünkü olaylara müdahil uluslararası ve yerel güçlerin ne yapacağını tahmin etmek bir hayli zordur. Bölge bir hayli dinamik bir görünün arz ediyor. Her gün yeni görüşmeler, yeni ittifaklar ve yeni karşıtlıklar ortaya çıkıyor. 

Son siyasal gelişmeler dikkate alındığında görünen o ki, dünyanın en karışık bölgelerinden biri olan Suriye'de yeni bir denklem kuruluyor. Bu denklemde Türkiye, Amerika, İsrail, Suriye ve Kürtler siyasal ağırlıklarına ve güçlerine göre başat oyuncular olarak öne çıkıyor. Kuşkusuz sorun bir yandan Türkiye'deki Kürt sorunuyla, Barış süreciyle, Ortadoğu'da dağılmış Kürt nüfusu ile diğer yandan Kürtlerin bağımsız bir devlet ideali ile ilgilidir. 

Sorunun ve çözümün en büyük bileşeni Amerika'nın çıkarlarında en büyük öncelik İsrail'in güvenliği kuşkusuz. Görünen o ki, Amerika, İsrail aleyhine olacak bir siyasal denkleme izin vermeyecektir. 

Sorunun diğer ayağı ise Ortadoğu’da kurulan tarihsel denklemde Kürtlerin sorunlu yeridir. Kuşku yok ki, Kürt sorununu ortaya çıkaran iç ve dış siyasal etkenler vardır.  Kürtler açısından en önemli iç sorun, Kürtlerin kendi içlerinde bir siyasal birliktelik oluşturamamalarıdır. İç anlaşmazlık bir siyasal hareketin en belirgin zaaflarının başında gelmektedir. Said Nursi'nin deyimiyle Kürtler arasındaki ihtilaflar Kürtlerin en önemli zaafı olarak öne çıkmaktadır. 

İç zaaf sorunu özelde Kürtlerin genelde İslam toplumlarının en önemli sorunudur. Ortadoğu halkları dış müdahale olmadan kendi sorunlarının üstesinden gelemiyor olmaları, onları dış güçlerin müdahalesine açık hale getiriyor. Kürt sorunu da bu siyasi genellemeden bağımsız değil. Olaya müdahil olan büyük güçlerin çıkarları altında Kürtlerin hayalleri eziliyor maalesef. Uluslararası siyasette ise herkesin makul Kürt'ü kendi politikalarına uygun davranan Kürtler oluyor. 

Öte yandan Kürtler ile ilgili daha derinde siyasal yapılanma ile ilgili çözülemeyen sorunlar ve çelişkiler var. Bu çelişkilerin başında ulus devlet iddiaları ve halkların kendi geleceklerini belirleme ilkeleri geliyor. Ulus devletlerin egemen olduğu bir çağda neden Kürtlerin bundan muaf tutuldukları sorusu cevabını bulamıyor. 

Kürt entelektüelleri düşüncelerini dile getirirken terör söylemiyle sürekli baskı altında tutuluyor. Her farklı öneri getiren kişiyi PKK yandaşı olarak yaftalamak, susturmaya çalışmak, Kürtlerin konuşmasını önlemek için kurulmuş bir tuzaktır. Kürtleri baskı altına alarak, düşünceleri engelleyerek, sorunun en önemli paydaşının görmezden gelinmesi büyük bir sorundur. 

Kendi sorunlarınızı çözemediğinizde, büyük siyasal güçlerin siyasetinde kendiniz için en uygun konumu bulmaya çalışıyorsunuz. Kürt sorununda asıl sorumluluğun bölge ülkelerine ait olduğu kuşkusuzdur. Kürtlerin durumu ise daha da karmaşıktır; İsrail yandaşlığı, emperyalizme maşa olmak suçlamalarıyla başa çıkmak ve yol yürümek zorundalar. Kürtler açısından bakıldığında ise üzerinde anlaşamadıkları en büyük sorununun şu olduğu görülüyor: Bizim siyasal projemiz nedir? Eğer üzerinde ittifak etmediğiniz bir siyasal proje veya siyasal projenizi uygulama imkanınınız yoksa uluslararası sistemin ve bölge ülkeleriyle anlaşacağımız bir siyasal zeminin model oluşturmak zorundasınız. Kürtler, ideal kabul ettikleri model ile reel siyasal koşulların dayattığı model arasında tercih yapmak zorundadır. 

Öte yandan Kürtler ne istiyor sorusu da bir hayli genellemeci bir sorun. Çünkü Kürtler de diğer toplumlar gibi siyasal anlamda heterojen bir toplum. Doğru soru hangi Kürt'ün ne istediği sorusudur. Değişik Kürt grupları arasında sağlanabilecek bir anlaşma en akılcı çözüm olarak görülüyor. 

Bir başka önemli sorunda, Kürtler hakkında hep başkalarının konuşuyor olmasıdır. Bu da Kürtleri siyasal anlamda erginleşememiş bir toplum kategorisine indirgiyor. Suriye'de soruna müdahil olan tarafları memnun edecek kalıcı barış sağlayan adımlar atılmaz ise sorunu çözmek kolay olmayacak. Tarafların kabul edeceği adımlar atılmazsa, sorun çözülmüyor, tersine daha da derinleşiyor ve kalıcı hale geliyor. Bir toplumu sessizleştirmek, zor kullanarak etkisizleştirmek öfkeyi derinleştiriyor. Barış içinde birlikte yaşamak müzakere ile mümkün. Buy açıdan bakıldığında Suriye'de iyi şeyler olmuyor.

Öte yandan dünya siyasetinde hukukun rafa kalktığı ve gücün egemen olduğu bir orman kanunu yaşanıyor. ABD’nin Venezuela’ya yaptığı müdahalenin hukukta hiçbir meşru yönü yok. ABD Başkanı Donald Trump, bir mafya lideri gibi gücüne dayanarak bütün dünyaya meydan okuyor. Böylesi bir dünyada meşru hak arama yönteminin neyi ifade ettiği ve neye karşılık geldiği bir hayli tartışma konusudur. 

Dünyanın çeşitli bölgelerine müdahil olan en önemli aktör Amerika’nın siyasal anlayışı en büyük sorunlardan biridir. Amerika ile işbirliği yapan devlet ve örgütler şunu asla unutmamalı: Amerika pragmatist bir dış politika yaklaşımına sahiptir.( Özellikle Trump döneminde)Amerika'nın ulusal felsefesi pragmatizm ahlakına dayanması ahlaki sorunlara zemin hazırlamaktadır. Bu anlayışa göre eylemi meşru kılan sonuçlarıdır. Sonuç bir ihtiyacınızı karşılıyor ise meşrudur. Çünkü sonuçta fayda sağlayan eylem iyidir. Pragmatist ahlakta değişmez, evrensel ahlak kuralları yoktur. Çıkarlar değiştikçe kurallar da değişir. Bu yüzden kalıcı, ahlaki değerlere dayanan işbirlikleri yoktur. Amerika'nın çıkarı değiştikçe işbirliği yaklaşımı da değişir. Bu yüzden Amerika için muhatabının istekleri değil, kendi çıkarlarıdır önemli olan. Dün çeşitli gerekçelerle sizi destekleyen Amerika'nın yarın düşmanınızla işbirliği yapma ihtimalini gözden uzak tutmamalısınız. Amerika ile işbirliği yapabilmenin ön koşulu onun çıkarları doğrultusunda hareket etmektir. Amerika'nın çıkarları doğrultusunda hareket etmeyen ülkelere çeşitli yaptırımlar uygulanır. Bu yaptırımların en önde geleni ekonomik yaptırımlardır. Bu nedenle Amerika ile ahlak temelinde bir sözleşme yapılamaz. Çünkü iyi, sonuçta fayda sağlayan eylemdir. Sonuçtaki faydanın ortaya çıkmasını sağlayan eylem ahlakidir. Amerika için bir ülkenin rejimi değil, Amerika ile işbirliği yapmasıdır önemli olan. Aynı durum terör örgütleri için de geçerlidir.Bu yüzden Irak ve Afganistan'a demokrasi getirmek için müdahale eden, İran’ı tehdit eden ABD, Sudi Arabistan ve Arap ülkelerindeki diktatörlüklere ses çıkarmaz.

Öte yandan D. Trump, çok açık sözlü bir siyasal aktör. Şimdiye kadar emperyal faaliyetlerine kılıf arayan sömürgecilerin aksine hedefini doğrudan söylüyor, açıktan tehdit ediyor ve engel gördüğü ülkeleri aşağılıyor.  Emperyalizm hiç bu kadar pervasız olmamıştı.

Dünya siyaseti, Darwin teorisi gereğince güçlü olanın güçsüz olanı ortadan kaldırdığı, daha zayıf olanı kendi çıkarlarına göre yönlendirdiği bir sisteme dayanıyor. Aslında çoğu devlet, adalet gerçekleştirmek değil, Amerika olmak hayalini kuruyor. Bu da uluslararası sistemi sorunlu hale getiriyor. 

Gelinen noktada dindarlara özel bir sorumluluk düşmektedir. Dindar zihin egemenin, güçlünün, ezenin yanında değil, haksızlığa uğrayanın, mağdur olanın, konuşamayanların, baskı altına alınanların yanında durmalıdır. Özellikle bir haksızlığı meşrulaştırmaya çalışan, semantik müdahalelerle tanınmaz hale getirilen, milliyetçileştirilen dini söylemin yanında durmamalıdır. Öte yandan milliyetçiliğin, İslam'ın toplum, kişi, hak ve adalet anlayışını bozduğunu görüyoruz. Bu yorumlama biçimi ile egemen olan toplum üzerinden bir dini söylem üretiyor. Bireyler egemen siyasal algının ürettiği söylemi benimsiyor ve bunu İslami bir söylem olarak görüyor. Böylece din siyasal anlayışların etkili bir aracı haline geliyor. Dinin baskı ve tahakküm aracı haline getiren bu anlayış, dinin temel kavramlarına müdahale ederek yeniden yorumluyor. Böylece mazlum sınıfların elinde özgürlük arayışı olarak ortaya çıkan din, egemen sınırlar tarafından manipüle edilerek resmi ideolojinin aparatına dönüşüyor. Bu iki din arasında mücadele devam ediyor.

Dindar zihin yanı başında acı çeken, haksızlığa uğrayan ve mağdur edilen insanların feryatlarına kulaklarını tıkayamaz. Zulüm, kötüdür, ilkesizdir, ahlaksızdır. Yanı başında olan bir haksızlığa karşı çıkmayan bir zihnin adaletin yanında durması imkansızdır. 

Türkiye’de dindarlık, milliyetçi ve muhafazakar yapısıyla, İslam’ın hedeflediği evrensel bir ahlak sistemi kurmaya uygun değildir. Ulus devlete sadakati her tür ahlaki değerin önüne koyan bir dindarlığın varacağı nokta, devleti ve kültürü kutsayan bir ırkçılıktır. Türkiye’de dini semboller ile cilalanmış, İslami olandan uzaklaşmış bir din anlayışı egemendir. Bu yapısıyla karşılaştığı sorunlara adalet açısından değil, devletin kutsallığı açısından bakıyor. Bu da gösteriyor ki, sosyolojik açıdan din-devlet ve toplum ilişkileri sağlıklı bir zemine oturmuş değildir. Dini millileştirmek ve muhafazakarlaştırmak çok sayıda soruna kaynaklık etmektedir. Ersin Tek’in haklı olarak belirttiği gibi “Türkiye'deki dindar zihniyetin en büyük çıkmazı, 19. yüzyılın ulus-devlet modelini (tek dil, tek bayrak, tek merkez) İslam'ın değişmez bir emriymiş gibi algılamasıdır. Kürt meselesinde "bölünme" korkusuyla sergilenen o sert tutum, aslında Kur’an’i bir kaygıdan ziyade, Cumhuriyet'in kurucu kodlarıyla İslamileştirilmiş bir milliyetçiliğin sentezidir.”

Din, siyasal iktidarların hatalarını örten bir araç değildir. Dindar, zihin adalet konusunda o kadar hassas davranmalıdır ki, en yakınlarını bile kayırmamalıdır. Çünkü adalet en üst değerdir."Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakın akrabanızın aleyhinde bile olsa, Allah için doğru dürüst şahitlik yaparak, adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun! Hakkında şahitlik yaptığınız kimse zengin de olsa fakir de olsa böyle davranın. Çünkü Allah, ikisine de sizden daha yakındır, hâllerini daha iyi bilir. Şu hâlde, sakın adil davranmaktan yüz çevirip nefsin arzularına uymayın. Eğer dilinizi eğip büker, gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün ondan yüz çevirirseniz, başınıza geleceği siz düşünün! Zira Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır."( Nisa/ 135)


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —