Ahmet Celal Köse

Tarih: 25.02.2026 14:54

SU AKAR, YOLUNU BULUR

Facebook Twitter Linked-in

İnsan yalnızca etten kemikten ibaret bir varlık değildir. Atasından, dedesinden, hatta belki de yüzyıllar öncesinden taşıdığı bir hafızanın yürüyen temsilcisidir. Nasıl ki biyolojik özelliklerimiz gen aktarımıyla bize ulaşır, kimi zaman yüz hatlarımızda, kimi zaman ses tonumuzda kendini gösterirse, aynı şekilde ruhumuza da bir bilgi, bir öğreti, bir yön duygusu sirayet eder. Bu çoğu zaman farkında olmadığımız, ama hiç beklemediğimiz bir anda ortaya çıkan bir iç sezgidir.

İnsan bazen öyle bir tepki verir ki kendisi bile şaşırır: “Bu nereden çıktı?” der. İşte o an, ruhun derinliklerinde saklı olan kadim bir miras su yüzüne çıkmıştır. Bunun yalnızca aldığı beşerî eğitimle açıklanamayacağını düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, beşerî eğitim hayatın vazgeçilmez bir gerçeğidir; gereklidir, şarttır. İnsan aklını geliştirmek, dünyayı anlamak, meslek edinmek ve medeniyet üretmek için eğitime muhtaçtır. Ancak burada işaret ettiğim husus farklıdır.

Sorun, insanın var olabilmesi için gerekli eğitim değil, toplumların daha kolay yönetilebilmesi, yönlendirilebilmesi ve kalıba sokulabilmesi adına dayatılan tek tipleştirici eğitim anlayışıdır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Dünyanın birçok ülkesinde sömürülen halklara bakıldığında, önce zihinlerin şekillendirildiğini, ardından kültürel ve manevi bağların zayıflatıldığını görürüz. Bu bir süreçtir: Önce değerler itibarsızlaştırılır, sonra yerine başka değerler ikame edilir.

Ne var ki, insan ruhu bir çıbanın üzerine değen iğne gibi, hiç beklenmedik bir anda patlayıverir. Uzun süre bastırılmış duygular, susturulmuş kimlikler, görmezden gelinmiş aidiyetler bir anda gün yüzüne çıkar. İşte o zaman: “İnsan küllerinden yeniden doğar.”sözü anlam kazanır. Çünkü hakikat, üstü ne kadar örtülürse örtülsün, ilk rüzgârda kendini hatırlatır. Tıpkı mücevherin çamura düşmesi sonucu kaybolmayan değeri gibi.

Yıllar önce Almanya’da karşılaştığım, Azerbaycan Türkü bir öğretmenle yaptığım sohbeti hiç unutmam. Türkiye ile Azerbaycan’ın benzer kaderi üzerine konuşurken çarpıcı bir benzetme yapmıştı: “1900’lü yılların başında hem Türkiye’nin hem Azerbaycan’ın üzerinden birsilindir geçti.” demişti. Bu silindir ne varsa ezip geçmiş, hafızayı sıfırlamak, kimliği dönüştürmek için çalışmıştı.

Azerbaycan’da Rus işgali ve komünist diktanın baskısı altında dini değerler neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştı. Camiler kapatılmış, alimler susturulmuş, geleneksel eğitim zinciri koparılmıştı. Bu ilk bakışta büyük bir yıkımdı. Ancak öğretmenin ifadesiyle, bu aynı zamanda bir dezavantajdı. Çünkü baskı açık ve nettir; dayatma dışarıdan gelmiştir. Bu yüzden Azerbaycan halkı özgürlüğüne kavuştuğunda, dayatılan her şeyi reddetmiş ve kaybettiği değerleri arama ihtiyacı duymuştur. Arayış, yeniden inşanın kapısını aralamıştır.

Türkiye ise farklı bir süreç yaşamıştır. Burada da köklü dönüşümler yaşanmış, dini ve kültürel alanlarda ciddi kırılmalar olmuştur. Ancak bazı kaynaklar, bazı eserler, bazı damarlar varlığını sürdürmüştür. Bu bir avantajdır; çünkü insan köklerine ulaşabileceği bir iz bulur. Fakat işin bir de dezavantaj tarafı vardı: Sistem tarafından “din” diye bir şeyler öğretildi; öğretilen şeylerin din olduğunu sanan Türkler, dini ve milli değerleri arama ihtiyacı duymadı. Duyanlar ise hain ya da başka bir yafta ile susturuldu.

Yakın tarihimize baktığımızda, eğitim ve kültür politikaları üzerinden yürütülen dönüşüm çabalarını görmek çok da zor değildir. Yaşım itibarıyla bir kısmını kitaplardan, bir kısmını dedemden ve babamdan dinledim; bir kısmına da bizzat şahit oldum. Yazılı bir yasaya bile gerek kalmadan, bir yetkilinin sözüyle Kur’an öğreniminin engellenebildiği dönemler yaşandı.

28 Şubat süreci bunun en somut örneklerinden biridir. İmam hatip okullarının önünü kesmek amacıyla getirilen sekiz yıllık kesintisiz eğitim uygulaması, yalnızca bir okul türünü değil; köy hayatını, tarımı, mesleki eğitimi ve toplumsal dengeleri de etkiledi. Köylerde bu sistemin sürdürülebilir olup olmayacağı dahi yeterince hesaba katılmadı. Çocuklar merkezlere taşındı, köyler boşalmaya başladı. Meslek liselerinin önü kapandı. Din eğitimi belirli yaş sınırlarına bağlandı. Bütün bunlar, toplumu dönüştürme hedefiyle yapılan mühendislik hamleleriydi

Dönemin başbakanının: “Siyasi hayatıma mal olsa da imam hatipleri kapatacağım” sözleri hafızalardadır. Nitekim siyasi hayatı da sona erdi. Ancak gözden kaçan bir hakikat vardı: Bu milletin genlerine işlenmiş olan o kadim bilgi, o ruh, o aidiyet duygusu bir gün mutlaka kendini gösterecekti. Altını ne kadar küllerle örterseniz örtün, altın değerinden bir şey kaybetmez. Küçük bir rüzgâr yeter, küller savrulur ve hakikat bütün parlaklığıyla ortaya çıkar.

Samsun’un İkiyüzevler semtinde bir anda, dillerden dillere yayılan bir ilahi, “Kâbe’de hacılar, Hu der, Allah!” sözleriyle bebekten dedeye kadar herkesi aynı duyguda buluşturduğunda, kimileri şaşırdı: “Bu nereden çıktı?” denildi. Oysa bu bir asırdır bastırılmaya çalışılan bir duygunun, bir hafızanın su yüzüne çıkışından başka bir şey değildi. Batının sadece çirkin tarafını model alan bir anlayışın karşısında, toplum kendi öz sesini hatırlamıştı

Burada asıl mesele, karşıtlık üretmek değildir. Doğu-Batı kavgası da değildir. Asıl mesele, insanın kendi kökleriyle barışık bir şekilde modernleşebilmesidir. Ahlakı merkeze almayan hiçbir dönüşüm kalıcı olmaz. Kimliği inkâr ederek inşa edilen hiçbir sistem huzur üretmez. Sonuç olarak, bir örnekle neler yapmamız gerektiğini daha kolay anlayabiliriz.

Geçmişte anlatılan bir kıssa bu durumu güzel özetler: Bir öğretmen, öğrencileriyle şehirde gezerken, meydanda idam edilmiş bir suçluyu görür. İşlediği suçlar liste hâlinde boynuna asılmıştır. Öğretmen derin bir hüzne kapılır. Öğrencileri şaşırır: “Hocam, bir katile bu kadar üzülmek size yakışmıyor.” derler. Öğretmen ise şu ibretlik cevabı verir: “İşlediği suçlara baktım; planlama ve uygulama bakımından büyük bir titizlik, bir mükemmeliyet var. Eğer bu adama yolun başındayken ulaşabilseydik, aynı azmi ve kabiliyeti hak yolunda kullanacaktı. Ben buna ulaşamamış olmamıza üzülüyorum.”

Bu kıssa bize şunu öğretir: Hiçbir insan potansiyelsiz değildir. Yanlış yola düşen her insan, doğru rehberlikle büyük hayırlara vesile olabilecek bir cevher taşır. Ötekileştirmek, dışlamak, yaftalamak kolaydır. Zor olan, anlamaya çalışmak ve doğru zemini oluşturmaktır.

Toplum olarak yapmamız gereken, kimseyi kategorize etmeden: “Bizden ya da bizden değil.” diye ayırmadan, insanı asli değeriyle kabul etmektir. Ahlakı merkeze koyarak, adaleti merkeze almak ve eğitim politikalarını kimlik mühendisliğinin aracı olmaktan çıkarmak zorundayız. Çünkü su akar ve yolunu bulur. Mesele, o suyun önüne set çekmek değil; ona doğru yatağı göstermektir.

Unutmayalım: Hakikat bastırılabilir ama yok edilemez. Kimlik dönüştürülebilir ama kökünden sökülemez. İnsan, özünü hatırladığı gün, küllerinden yeniden doğmayı bilir; bu engellenemez, sadece bir süre baskı altında tutulabilir; eninde sonunda sel gibi coşar.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —