Ali BULAÇ

Tarih: 02.03.2026 14:18

SÖZLERİNİ TUTANLAR VE SÖZLERİNDEN DÖNENLER

Facebook Twitter Linked-in

Bir kere daha patlak veren İran-ABD/İsrail savaşını Kur’an perspektifinden anlamaya çalıştığımda önüme iki ayet kümesi çıktı: Biri Ahzab, 22-25; diğeri Nahl, 92. ayetler. Savaşın daha ilk gününde Hıristiyan-ABD/Yahudi-İsrail ittifakı, İran’a ağır bir saldırı düzenledi, içlerinde yüz civarında öğrencinin hayatını kaybettiği bir kız ilk okulu bombalandı, arkasından (28 Şubat 2026) Amerika Velayet-i fakih Ayetullah Ali Hameney’i ve ailesini şehid etti.

Teşhisi doğru koymak lazım: Bu “bir din savaşı”dır. “Din savaşı” olarak görmeyenler olsa da, en azından dini kimliklerini ve dini söylemlerini dile getirmekten gurur duyan Evanjelik ve Siyonistlerin bu saldırıları dini argüman ve söylemlere dayandırdıklarını görmezlikten gelemezler. Şu halde bu bir “din savaşı” değilse, “din müntesipleri arasında” savaştır ki, bana göre her ikisi aynı kapıya çıkar.

Evanjelist Hıristiyan Amerika ve Siyonist Yahudi İsrail, Irak, Afganistan, Yemen, Lübnan, Filistin-Gazze ve İran’da sayısı milyonu aşan Müslüman öldürdüler, öldürmeye devam ediyorlar. Söz konusu Hristiyan-Yahudi ittifakı,  İslam’a ve Müslümanlara karşı yürütülen katliam ve soykırımda belirleyici rol oynamaktadır. Yazık ki, Arap ve Sünni ülkeler de bu ittifakın yardımcı ve destekleyici unsurları olarak konumlandırılmışlardır.

İlk ayet kümesi şu:

22 Mü’minler (düşman) birliklerini gördüklerinde (korkuya kapılmadan) dediler ki: “Bu, Allah’ın ve Resûlü’nün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resulü doğru söylemiştir.” Ve (bu,) yalnızca onların imânlarını ve teslimiyetlerini arttırdı. 23 Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki- Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiçbir  şeyle (sözlerini) değiştirmediler. 24 Çünkü Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan) sâdıkları sadakatlerinden dolayı mükâfatlandıracak, münafıkları da dilerse azaplandıracak veya tövbe (nasip edip tövbe)lerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. 25 Allah, inkâr edenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi, onlar hiçbir hayra varamadılar. Savaşta Allah (yardımcı ve zafer nasip edici olarak) mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, üstün ve galip olandır.(33/Ahzab, 22-25)

Hz. Peygamber (s.a.)’i örnek alan mü’minler savaşta düşman birlikleriyle karşılaştıklarında korkmadan kendilerine vaadedilen durumun gerçekleştiğini söylemişlerdir. Bu iki duruma atıftır:

a) Katade’nin açıklamasına göre, Bakara suresinde (2/214) sözü edilen vaad şudur: “Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır.“ Katade’nin açıklaması ortada zorlu bir durum söz konusu olması hasebiyle ayetin bağlamına uygun düşmektedir.

b) Tarihi kaynaklar, Efendimiz’in kabileler kaolisyonu olan bu savaşın da (Ahzab) kazanılması durumnda Kisra ve çevre büyük imparatorluklarının çökeceğini söylediğini kaydetmektedirler.

Her iki durumda mü’minler –az bir kısmı hariç- hayli kalabalık ve muazzam donanıma sahip birleşmiş düşman kuvvetleri karşısında korkuya kapılmadılar, aksine imanlarında artış oldu. Allah’a ve Elçisi’ne olan itimatları dolayısıyla ilahi iradeye teslim oldular.

Her savaşın çetin bir sınav olduğunu biliyoruz. Kahramanlar savaş meydanlarında belli olur. Kahramanlık söylemlerinin doğrulandığı, retoriklerin test edildiği savaş alanları kimin sahiden kahraman, kimin sahte savaşçı olduğunu ortaya çıkarır. Bunun ölçüsü verilen sözün tutulmasıdır. Allah ile yaptıkları ahde sadakat gösteren mü’minler kahramanlıklarını o gün ortaya koymuşlardır. Kimileri şehid düşmüş, kimisi sırasını beklemektedir. Şehid düşenler canlarını, hayatlarını Allah’a adamış, şehid düşmek suretiyle adaklarını yerine getirmiş olurlar. Kimileri de ya süren savaşta şehid düşecek veya bir başka savaşta bu mertebeye erişecektir. Enes bin en Nadr, Bedir savaşına katılmadığı için üzülüyordu. Uhud’a büyük bir istekle katıldı ve soranlara “Cennetin kokusunu Uhud tarafından alıyorum” deyip düşman arasına daldı, şehid düşünceye kadar çarpıştı. Seksen küsur yara almıştı, öyle ki kızkardeşi Er Rubayyi, cesedini ancak parmak uclarından teşhis edebilmişti (Buhari, Cihad, 12; Müslim, İmare, 148).

Burada söz konusu “adamlar” adam gibi adamlar (rical)dır. Buna sadakatinde sebat eden mü’min kadınları da dahildir, zira ayetteki ‘rical’ sadakat ve kahramanlık sıfatıdır ve taglib kaidesince sözünde ve davasında sebat gösteren kadınları da içine almaktadır (rucule). Böylesi erkekler ve kadınlar dünya hazinelerinin tümü ayaklarının önüne serilecek olsa, Allah’a verdikleri sözden dönmezler. Çünkü bilirler ki, dünya hazinelerinden çok daha değerli olanı Allah katında mevcuttur. O’nun hoşnutluğu herşeyin üstünde ve hepsinden daha değerli ve kalıcıdır. (48/Fetih, 10.)

Yüce Allah sözünde duran, ahde vefa gösteren erkekleri ve kadınları ödüllendirecek, dilerse münafıkların da tevbelerini kabul edip onları bağışlayacaktır. O, bağışlayan ve esirgeyendir. Ayetin bu bölümü, münafıkların tevbe edip iki yüzlü tutumlarından vazgeçmeleri durumunda affedilebileceklerine işaret etmektedir ama tevbe etmeyip çifte-standart hayat tarzlarını sonuna kadar devam ettirenlerin eninde sonunda affedileceklerine dair delil değildir.

Bugünün “münafıkları kimdir” diye soracak olursanız, bu ölüm kalım savaşta Müslüman olduğunu beyan edip Evanjelik Amerika ve Siyonist İsrail yanında saf tutanlardır.

Hz. Peygamber (s.a.) Hendek olayında şöyle dua etmişti: “Ey Kur’an’ı indiren ve düşmanla hesabı tez olan Allah’ım! Şu Medine önünde toplananları bozguna uğrat; onları perişan ve tarumar et!” (Buhari, Cihad, 98; Müslim, Cihad, 21.)

Şeyh Ahmet Yasin’den Yahya Sinvar’a, İsmail Heniye’den Ebu Ubeyde’ye, Ensarullah’ın siyasi liderlerine ve komutanlarına, Hasan Nasrallah’tan Ayetullah Ali Hameney’e vd. kadar uzanan zincirde yer alanlar “sözünde duran adam gibi adamlar”dır. Bunların ve bu çizgide olan yüzbinlerin tamamı gerçek İslamcılardır, emperyalizme ve Siyonizm’e karşı ağır bedeller ödeyerek mücadele etmektedirler. Bu yüzden İslamcılık altın çağına girdi, çünkü sadece bu akım içinde yer alanlar zulme, gaspa, kolonyalizme, emperyalizme, Siyonizm’e karşı direnerek ahidlerine sadakat gösteriyorlar.

Peki, insanları ahidlerini bozmaya iten sebepler nelerdir? Bunun da cevabını Nahl, 92. ayette buluyoruz.

Kur’an-ı Kerim, bunun iman zaafiyeti olduğunu söyler, belirtisi maddi yönden kendini zayıf görenlerin güçlülere meyletmesi, Allah’a ve Resul’üne verdikleri sözden dönmeleri şeklinde ortaya çıkar:

Bir topluluk diğer bir topluluktan (sayıca ve malca) daha gelişkindir/güçlüdür diye, yeminlerinizi  aranızda bir bozuculuk unsuru yaparak, ipini kuvvetle eğirdikten sonra bozup-çözen (kadın) gibi olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla imtihan etmektedir. Kıyâmet günü hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyi size muhakkak açıklayacaktır.” (16/Nahl, 92)

Ayette geçen “nakz” kelimesi, ipi bükmek, bağlamak anlamındaki “ibram”ın zıttı olup, bir şeyi dağıtmak, çözmek, parçalarına ayırmak demektir.

Taberi, bu ayetin inişinde iki sebep gösterir: Biri, müşriklerin yaptıkları anlaşma ve sözleşmelere atıf olup Müslümanlara, cahiliyede yaptıkları anlaşma ve sözleşmelere bağlı kalmalarını öğütlemektedir. Bunların en meşhur olanı; haksızlıklara, hukuk ihlallerine karşı erdemlilerin ittifakı demek olan Hilfu’l-Fudul’dur. Bu anlaşma, İslamiyet’ten önce Haram Bölge’de Kabileler arasında haksızlık ve işkenceleri önlemek amacıyla yapılmıştı. Peygamber Efendimiz (s.a.) de anlaşma sırasında hazır bulunmuştu. İbn-i Sa’d’ın kaydına göre, Medine’de Peygamber Efendimiz (s.a.)’e bu anlaşma hatırlatıldığında “İbn-i Ced’an evinde yapıldığına şahit olduğum bir anlaşmanın bozulması karşılığında kırmızı develere sahip olmayı ona tercih etmem. İslam geldikten sonra bile, böyle bir anlaşmaya yeniden çağırılacak olsam, buna icabet ederim” demiştir.

Nüzulde rol oynayan ikinci sebep, Mekke’de Peygamber Efendimiz (s.a)’e biat eden bazı kişilerin Müslümanların zayıflığını, sayısal azlığını gerekçe gösterip verdikleri sözden dönmeleri endişesinin ortaya çıkmasıdır. Ayet, güç karşısında yılgınlık gösterip ahdinden geri dönenleri uyarmaktadır.

Ahde vefa en yüksek ahlaki erdemlerden biridir. Vefası olmayanın ahdi de yoktur. Toplumsal hayatın devamı, istikrar ve barışın korunması ancak bu sayede mümkündür. Kur’an, bu ahlaki erdeme Müslümanların titizlikle riayet etmeleri gerektiğini vurgular (17/İsra, 104).

Ayetin nüzulunda örnek figür gösterilen kadının Reyta binti Sa’d olduğu söylenmiştir. Reyta’nın bir arşın boyunda bir kirmeni, parmak kadar bir uc ve kocaman bir iği varmış. Öğleye kadar kızlarıyla ip eğirir, sonra ördükleri ipleri sökmelerini istermiş, ayet va’dinden, ahdinden/sözünden dönenleri kadının bu yaptıklarına benzetir. Müslüman olarak Allah’a verdikleri sözü –ki bu söz ilahi hükümler doğrultusunda yaşamak, emperyalistlere, gaspçılara karşı mücadele etmek vs. şeklinde olur- bir bakarsınız sözlerinden dönerler, birbirlerini aldatırlar, bu sayede fesat çıkarmış olurlar.

Böyle yapan yününü eğirip sağlamca büktükten sonra –ki bununla nice işlerini görür- çözen Reyta’ya benzer. Anlaşma imzalayıp da bozan kimse Reyta’nın durumuna düşer. Güç ve nüfusları ne olursa olsun, zayıf ve sayıca az olanların aleyhinde olmak üzere anlaşmaları bozanların durumu da öyledir. Bu ayet, bugün uluslararası ilişkilerde ulusal/milli çıkar adına haksızca davranan, saldırgan ve yayılmacı politikalar takip eden, Müslüman kardeşi ezilirken, ulusal çıkarı adına saldırganla işbirliği yapan, onun safında yer alanların herhangi bir meşruiyet temeline dayanmadıklarını gösteren amir bir hükmü ihtiva etmektedir. Devletlerin veya ulusal kimlik ve kişilikleriyle saldırgan ve hegemonik politikalar takip eden devletler, uluslar arası ilişkileri ahlaki ve hukuki rayından saptırmakla kalmazlar, kendi tebalarına/yurttaşlarına da çatışma, ölümcül rekabet ve düşmanlığı empoze ederler. Kendi ulusal çıkarı reel politik olarak neyi gerektiriyorsa onu temel alan bir insan, ahlaki normlara aldırmaz, kendi devletinin, ulusal çıkarının korunmasını, genişlemesini hedefler; bu da hak ve hakkaniyetten, adalet ve insaftan uzaklaştırır. Bir topluluğun veya ülkenin maddi güç ve sayısal olarak üstün olması onun sınavıdır. Çünkü güç tahrik edicidir, eğer gücünü kendisinden başkalarının aleyhine kullanacak olursa, haksızca hareket etmiş sayılacağından sınavı kaybeder, Allah’ın kendisine ihsan ettiği güç ve kuvveti, nüfus ve nüfuzu kötü amaçlarda kullanmış olur.

Ayette geçen “erba” fazlalık, sayı veya nüfuz manalarında kullanılan bir kelimedir. İslamiyet’ten önce Arap kabileleri birbirleriyle anlaşmalar imzalarlardı, ama biri maddi güç ve sayı bakımından diğerini geride bıraktığında veya kendinden daha güçlü ve kalabalık bir kabile ile anlaşma yapma imkânı bulduğunda önceki anlaşmayı bozar, zayıf olanı savunmasız bırakır ya da tahakkümü altına almaya kalkışırdı. İslam dini bu ahlak dışı uygulamaya son verdi ki, bu yasak bugün de dünyanın uluslararası ilişkilerde temel alınması gereken son derece önemli bir kurala işaret etmektedir.

Ayetin nüzul ortamında Kureyş kalabalık ve güçlü bir kabile idi, zengindi, askeri donanımı yüksekti, bazı Müslümanlar kendi başlarına ayakta duramayacaklarını düşünüp dönemin askeri ve ekonomik gücüne meylediyorlardı. Yüce Allah bu ayetle mü’minlere demek istiyor ki, “Allah sizi imtihan ediyor, gücüne bakıp Allah’a verdiğiniz ahdi bozup Kureyş’e mi yöneleceksiniz, yoksa asıl güç ve kuvveti, izzet ve şerefi Allah’ta ve Resul’ünde yani İslam üzere sabit kadem olmakta mı arayacaksınız?”

Bu ayetler üzerinde tefekkür edince, çakma-sahte Sünni ve Arap liderlerinin emperyalist-mücrim Amerika ve İsrail’e neden sığındıklarını, Suriye lideri Şara’nın Amerikan üslerini vuran İran’ı niçin kınadığını daha iyi anlıyoruz. Bu iki şer güçle savaşanlar adam gibi adam gerçek Sünni, Şii ve Zeydi Müslümanlardır, çünkü Allah’a ve verdikleri sözü tutuyorlar.

 

Kaynak: mirat haber

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —