Vicdanın sustuğu yerde söz çoğalır; hakikat ise kaybolur…
Toplumlar, aynaya bakmayı unuttuklarında çürümeye başlarlar. O ayna bazen bir insanın iç sesi, bazen bir mazlumun feryadı, bazen de rahatsız edici sorulardır. Çünkü soru, hakikatin kapısını aralar. Cevap ise ya yüzleşmedir ya da kaçış…
Bugün Müslüman toplumların en büyük ihtiyacı; yeni sloganlar, süslü cümleler veya akademik tartışmalar değil… Samimi bir özeleştiridir. Ve bu özeleştiri, doğrudan doğruya vicdanlara yöneltilmiş sorularla başlamalıdır.
Sormak zorundayız:
Sözün gücünü elinde bulunduranlar neden susuyor?
Minberlerde, kürsülerde, ekranlarda konuşanlar; neden hayatın içindeki zulme dokunmuyor?
Neden adaletsizliğe karşı söz söylemek yerine, konforlu alanlarda dolaşmayı tercih ediyorlar?
Bir toplumda hakikat konuşulmuyorsa, orada ya korku vardır ya menfaat…
Bugün birçok kişi, İslam’ı anlatıyor; fakat İslam’ın en hayati damarı olan adaleti konuşmuyor.
Ayetler okunuyor, hadisler aktarılıyor; fakat bu metinlerin hayata nasıl dokunacağı, zulmü nasıl ortadan kaldıracağı anlatılmıyor.
Tevhid, sadece dilde kalan bir kavrama indirgeniyor. Oysa Tevhid; hayatın tamamını kuşatan bir duruştur, bir isyandır, bir reddiyedir.
Peki neden?
Neden Tevhid, insanı ayağa kaldıran bir bilinç olmaktan çıkarılıp, anlaşılmaz bir söyleme dönüştürülüyor?
Neden insanlar hakikati anlamasın diye zorlaştırılmış bir dil tercih ediliyor?
Çünkü anlaşılır olan, sorumluluk doğurur.
Anlaşılmayan ise sadece alkış toplar…
Daha acısı ise şu:
Zulüm bizden gelince neden susuyoruz?
Neden “Zulüm bizdense ben bizden değilim” diyemiyoruz?
Bu cümle, sadece bir söz değil; bir duruştur, bir bedel ödeme çağrısıdır.
Ama ne yazık ki bugün, aidiyetler hakikatin önüne geçmiş durumda. Haklı olmak yerine “bizden olmak” tercih ediliyor.
Kurbağaya taş atar gibi yapanlar var bugün…
Taş atılıyor gibi görünüyor ama ne su dalgalanıyor ne de kurbağa ürküyor. Çünkü o taş, gerçekten atılmıyor. Sadece bir gösteri, sadece bir “mış gibi” hali…
Bir başka acı gerçek:
İnsana hizmet etmeyen sistemler neden korunuyor?
Zulmü doğuran yapılar neden İslami söylemlerle meşrulaştırılıyor?
Oysa hakikat nettir:
Sistemler insan içindir.
İnsanı ezen, adaleti yok eden her yapı değişmek zorundadır.
Ama bugün, sistemi eleştirmek yerine; bireyin ibadeti konuşuluyor.
Açlık, yoksulluk, adaletsizlik büyürken; insanların namazının şekli tartışılıyor. Bu, hakikatin yer değiştirmesidir.
Peki neden?
Neden sosyal adaleti konuşmaktan kaçanlar, bireysel dindarlık üzerinden kendilerini ispat etme çabasına giriyor?
Neden merhamet ve adalet, kürsülerde anlatılan ama hayatta savunulmayan kavramlara dönüşüyor?
Çünkü adalet talep etmek risklidir…
Merhametle hareket etmek bedel ister…
Ama şekilsel dindarlık, alkış getirir…
Ve en çarpıcı soru:
Bir insan hakkında herkes konuşamazken, Allah’ın dini hakkında herkes nasıl bu kadar rahat konuşabiliyor?
Bilgi olmadan, sorumluluk olmadan, derinlik olmadan…
Bu, dinin hafife alınmasıdır.
Bu, hakikatin değersizleştirilmesidir.
Bütün bu sorular aslında tek bir kapıya çıkar:
Vicdan…
Eğer bir toplumda vicdanlar diri ise; sorular rahatsız eder, cevaplar dönüşüm başlatır. Ama vicdanlar susturulmuşsa; sorular bile bir süre sonra anlamını yitirir.
O halde yapılması gereken bellidir:
Sorulardan kaçmayacağız…
Cevaplarla kendimizi avutmayacağız…
Hakikatle yüzleşeceğiz…
Çünkü gerçek değişim; başkalarını suçlamakla değil, kendini sorgulamakla başlar.
Ve unutmayalım:
Bir toplum, zulme sessiz kaldığı gün değil;
zulmü normal gördüğü gün kaybeder.
İşte bu yüzden…
Sormaya devam edeceğiz.
Çünkü bazen bir soru, bin nasihatten daha sarsıcıdır.
Selam ve dua ile...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog