Menü Haber Duruş Sizin De Bir Duruşunuz Olsun
İsmail Hakkı Güleç

İsmail Hakkı Güleç

Tarih: 17.12.2022 15:53

SAHA VE SAHNE SINAVIMIZ (2)

Facebook Twitter Linked-in

Bir önceki yazımızda, ilk saha ve sahnemiz olan, "Ruhlar alemi" sahnemizi işlemiş, oradan "Cennet sahnemiz"i ve Adem (as) Havva validemiz ile şeytan'ın dünyaya gönderilmesi ile başlayan, dünya sahne ve sınavımızı ele almıştık... 

14. (İblis: “Hiç olmazsa insanların tekrar) dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver.” dedi.

15. (Allah:) “Sen mühlet verilenlerdensin.” buyurdu.

16. (İblis:) “Madem ki beni (rahmet ve cennetinden kovup) azgın bıraktın; andolsun ki ben de insanlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunda onlar için (pusu kurup) oturacağım.”

17. “Sonra onların önlerinden arkalarından sağlarından, sollarından (her yönden onları azdırmak için) yanlarına gelip sokulacağım (onları azdırıp saptıracağım.) Sen de onların çoğunu şükrünü (kulluğunu) yerine getirenlerden bulmayacaksın.” dedi.

Bu yazımızda ise; saha ve sahne sınavımıza, Musa(as) ve Hz. Muhammed (as) ile devam edeceğiz... 

Şimdi ise; saha ve sahne'de Hz.  Musa (as), Fravun ve Sihirbaz'ları görüyoruz... 

O da, zalim firavun ve ekabirine, etrafına, etbaına" tevhidi tebliğ" etmesi için gönderilmiş, büyük peygamberlerdendi... 

Onları, firavunun ve ekabirinin oluşturmuş olduğu zalim, desbot, tağut, müşrik, beşeri, cahili bir sisteme, ideolojiye, düşünceye, anlayışa ve ahlaka ve rejime itaat, inabe ve icabete değil, sadece bir olan, her şeye hakim olan, "egemenlik ve hakimiyetin, kayıtsız şartsız" sadece kendisine ait olduğu Rabbin'e (cc) davet etti... 

Ama hiç bir zaman zalimler ve tağutlar, sahada'ki bu tür farklı, yıkıcı ve ayrıştırıcı sesleri duymak istemediler...

Musa'nın (as) tevhidi haykıran sesini, soluğunu kesip, kısıp, susturup ve bastırıp etkisiz hale getirmek için harekete geçtiler..

Çünkü onlar istiyorlardı ki; bu saha ve sahne sadece kendilerine has olsun... 

Ve bu saha ve sahne de, bir başka güç, düşünce, inanç, din kural, kanun, yasa ve de hayat tarzı olmasın, yaşamasın... 

Sahne'yi, tümüyle kendileri kaplayıp, kontrol etmek ve saha'yı kendileri yönetmek istiyorlardı... 

İkinci bir sesin, plan, proje ve inanç ve düşüncenin ortaya çıkmasına asla tahammülleri yoktu... 

Musa (as)'ın bu gür ve yüksek sesini susturmak için, ellerinden gelen her türlü tedbiri kendilerince aldılar...

Fravun'lar, o dönemde çok meşhur olan, sihir mesleğini çok iyi biliyordu ve bu konuda çok ileri derecede uzmanlaşmışlardı...  

Musa'nın (as) bu yaptığının bir sihir, büyü olduğunu iddia ettiler ve ülkelerinin en meşhur, konusunda en uzman sihirbaz'larını toplayarak, Musa (as)'ı sahhneye davet ettiler... 

Çok büyük bir sahne kurulmuştu... Bir tarafta tevhid ehli, tevhidin tebliğiyle görevli Musa (as) karşısında ise, Firavun'un adamları olan sihirbaz'lar bulunuyordu... 

Bunun üzerine Musa (as) sahne'de, onlara ilkin siz buyurun dedi ve onlar da hünerlerini ve mesleklerinin gereği rollerini oynamaya başladılar...

Musa (as) O'da Rabbi'nin(cc) kendisine vermiş olduğu bir yardım ve destekle (mucize) ile onlara karşılık verdi... 

Tabii "Hak" geldi, batıl yok oldu... Yani güneş doğunca, karanlığın yok olması gibi, o sihirbaz'ların bütün sihirleri kaybolup, yok oldu... 

Çünkü onların uyguladıkları metot "İnsani" idi, Musa (as)' ki ise "İlahi" idi... 

İlahi olan, İnsani olana baskın çıktı ve onu yok etti... 

Bunun üzerine sihirbaz'lar, sahne'deki saf ve taraflarını değiştirdiler ve Musa'nın tevhid safına geçtiler...

Saf ve taraf değiştiren sihirbaz'lar, Fravunu çok öfkelendirmişti... Firavun onlara büyük tehditlerde bulunmasına rağmen, onlar tercihlerinden asla vazgeçmediler ve saha ve sahne'de yerlerini aldılar... 

(Firavun) demişti ki: “Size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi? Şüphesiz ki o, size sihir öğreten büyüğünüzdür. Ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama kesecek ve sizi hurma kütüklerine asacağım. Hangimizin azabının daha çetin ve kalıcı olduğunu da bileceksiniz.” (20/Tâhâ, 71)

Bu defa da, son Peygamber olarak, saha ve sahne'de Hz, Muhammed (as)'ı görüyoruz...

Allah Resulü'nün (as) Mekke'de saha ve sahne'deki ilk rol alışı hira mağarasında, "ikra" (oku) ile başladı.... 

O (as) daha sonra, Mekke sahasına indi ve "kalk ve uyar" emriyle, Mekke'nin zorlu ve zulüm dolu sahnesinde, davetini İnsanlara ulaştırmaya başladı ve bu uğurda mücadele etti... 

Bu "zulüm" saha ve sahne'sinde kimler yoktu ki; Sümeyyeler, Ammarlar, Yasirler, Bilaller, Habbablar vb... 

Mekke'yi işgal etmiş olan o günkü Mekke'li müşrik ve tağut'lar, Mekke'de ki kutsal mabed olan "Kabeyi" kendi kirli inanç, ibadet, sistem, nizam, ticaret ve de emellerine alet ediyorlardı... 

Mekke'de, İnsanların İnsanlara hükmettiği, "kula kulluk" sistemi hakimdi...

Hz. Peygamber (as) saha ve sahne'de ki yerini alıp, mücadelesine başladığı zaman Mekke'de, zavallı İnsanlar sömürülüyor, kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor, güçlü olan "haksız da olsa" zayıfı eziyordu...

Hz.Muhammed (as)'ın "La ilahe illallah"çağrısının, İnsanları" kullara kulluk'tan" kurtarıp, tek olan Allah (cc)'a kul ve köle olmaya ve ona göre bir sistem, toplum, hukuk ve nizam inşa edileceğinin bir ilanı, ayrıca bunun özgürlük, başkaldırı çağrısı olduğunu anlayan, Mekke'nin ileri gelen müşrik yöneticileri, kendilerine "kul köle" yaptıkları insanların, bir gün olup da, başlarına efendi olacaklarını anlayınca, bu müşrik tağutlar, bu yeni davet ve hareketi daha doğmadan boğmaya, onu yok etmeye, etkisiz kılmaya ve sesini soluğunu iyice kısıp, kesmeye çalıştılar...

Ama Allah Resulü'nün (as) bu tevhid daveti, her geçen gün yeni yeni insanlarla güçleniyor, etki sahasını genişletiyor ve İnsanlar yeniden doğmuş'çasına tevhidle tanışıyorlardı...

İnsanlar yeniden "insan" olduklarını, değerli olduklarını, "eşrefi mahluk ve halife" olduklarını anlıyor ve üzerlerindeki her türlü kaygı korku ve endişeleri yenerek, cesaret iksirini içiyorlardı...

"İslami mücadele" her zaman saha ve sahne'deki yerini alıp, ona ve ona gönül vermiş olanlar, Rab'lerinin kendilerinden istemiş olduğu, tevhid davetini, özgürlük mücadelesini, hak nizamı gerçekleştirmek için, tüm güçleriyle ve son nefeslerine kadar mücadelelerine korkmadan, çekinmeden ve inanmış oldukları tevhid davet'inden ve dava'sından, asla ödün  ve "taviz vermeden" yollarına devam etmelidirler... 

Çünk, saha ve sahne'nin, dava ve davetin ve bu hareketin gerçek sahibi Allah azze ve celle'dir... 

Mümin'lerin koruyucusu, kollayıcısı, destekleyicisi saha ve sahne'deki Velisi Allah'tır... 

Bundan dolayı da, Mü'minlerin, her türlü beşeri, cahili inanç, örf, adet, gelenek, kültür, değer, hukuk, nizam ve batıl ideolojilerinden tamamen arınıp, ayrışarak, tevhidin tertemiz  boyasıyla boyanıp, ayrıca da, fi sebillillah (Allahın yolu) olan, Rab'lerinin çizmiş olduğu yolda ve istikamette, hiç bir şek ve şüphe duymadan, emin adımlarla, sağ ve sollarına bakmadan, kim ne der endişesine kapılmadan, sadece Rab'lerinin rızasını isteyerek, İmani ve İslami bir tavır, tutum hareket ve de izzetli bir duruş göstererek, davalarının hakkını saha ve sahne'de göstermeleri gerekmektedir... 

Bu, tüm çağlar boyunca, Mü'min, Muvahhit, Mübelliğ ve Mücahit Mü'minlerin yerine getirdiği ve ayrıca da, Rabbimizin de biz Mü'minlerden istemiş olduğu İmani, İslami bir vecibe, görev ve sorumluluktur... 

Ayrıca da, yerine getirilmesi ve asla ihmal edilmemesi gereken bir mükellefiyettir... 

Bu saha ve sahne'de onur, izzet, şeref ve haysiyet tamamen Mü'minlere aittir...

Mü'minler, bu saha ve sahne'de Allah'tan aldıkları güç, onur, izzet ve şerefle şahitlik ve tanıklık'larına devam etmelidirler...

Ayrıca da, "şereflice soylu bir mücadelenin" müdavimleri olmak, Mü'minler için bir onur ve büyük bir şeref ve ödüldür... 

Bu durum dünyada da böyledir, ahirette de böyle olacaktır... 

Kim onur istiyorsa Allah'a iman etsin... 

Kim şeref istiyorsa Resul'üne ittiba etsin... 

Kim İzzet istiyorsa, müminlere dost ve kardeş olsun... 

Kim kurtuluşa ermek istiyorsa, Allah'ın yolunda Mücahit olsun... 

Kim özgürlük istiyorsa, saha ve sahne'de ve Allah, Resulü ve Mü'minler'den taraf olsun... 

Son Peygamber, Hz Muhammed (as) Mekke'de, tüm teklif ve tehditlere rağmen, tevhid davetini sürdürüyor, evden eve, gönülden gönüle, çadırdan çadıra ve saha'dan, saha'ya durup dinlenmeden, İnsanlara hak olan davetini götürüyordu...

İnsanlara, Allah'tan başka İlah (yani; ibadet, kulluk edilecek, hükümlerine, kanunlarına boyun eğilecek, yaratıcı, rızıklandırıcı, öldüren, dirilten, hayat veren, yasa, kanun ve hüküm koyan, hakimiyet ve egemenliğin, "kayıtsız ve şartsız", şeriksiz kendisinde olduğu, bir tek İlaha iman etmeye ve O'nun hükümlerini hayatın "tüm alanlarında," uyup, uygulamaya davet ediyordu... 

İnsanlar bu dine, önce teker teker, gizli gizli icabet ediyor ve bu davete Mekke'nin fethi'nin ardından ise, insanlar akın akın Allah'ın dinine giriyorlardı... 

Tüm beşeri sulta, saltanat, yasa, nizam, kanun, inanç, ideoloji, kültür, gelenek ve putlar yer ile yeksan oluyor ve İnsanlar, Rab'lerinin hükümleri ve hukuku çerçevesinde, "özgürce" sadece Allah'a kulluğun tadını çıkarıyorlardı... 

Bu durum Peygamber (as) sonra da böyle oldu... 

O'ndan sonra başa geçen,  "halifeler" bu eşsiz tevhid davetini, önce bulundukları bölge ve tüm dünyaya ulaştırmak için, gecelerini gündüzüne kattılar... 

Cepheden cepheye koştular ve İnsanları, "zorla kılıçla" değil, İnsanların gönlünü fethederek, bu davet ve davaya katılmalarını sağladılar...

Bu dava ve davet mücadelesi, belli dönemlerde  kırılganlıklar, tökezlemeler ve ara dönemler yaşasa'da ve tam bitti derken, yeniden bir başka bölge'de, bir filiz neşet etti, umut oldu, çözüm oldu, çare oldu, ümmete yeni bir ruh oldu... 

İşte böylesi, bitmişliğin, tükenmişliğin, karanlık ve umutsuzluğun tümüyle hakim olduğu ve tevhid dava'sı kayboldu! dendiği dönemlerden birisin de, Mısır'daki İhvan hareketi saha ve sahne'ye çıktı...

Hasan El Benna (ra) başta olmak üzere, onun ve arkadaşlarının başlatmış olduğu İhvan Müslimin hareketi, önce Mısır'da ve sonra da, bütün bölge ülkeler ve dünyada, yeni bir tevhid, özgürlük ve adalet eksenli, hayata bir bütün olarak, Vahiy gözüyle bakan, yeni bir ruh, yeni bir çaba, yeni bir çalışma, yeni bir gayret, yeni bir mücadele ortaya koydular ve Ümmetin umutsuzluğuna umut oldular...

Karanlığa ışık tuttular ve özgürlük ateşini yeniden yaktılar.. 

Ve bizler de, onların yakmış olduğu, bu özgürlük meşalesini, bugün elimize almalı ve tüm yeryüzündeki zalim, kafir, tağut, ve müşriklere aldırış etmeden, tüm insanları bu dava ve davetle şereflenmeleri için davet etmeli, saha ve sahne'deki onurlu, izzetli, şerefli ve haysiyetli yerimizi almalıyız... 

Tarih'teki, saha ve sahnede yapılan başarılarla övünmek yetmez... Yeniden saha ve sahnede yerimizi almalı ve sözümüzü söylemeliyiz... 

Bu gün üzerimize düşen görevleri de, eksiksiz bir şekilde yerine getirmeye, bugünün Mücahit, Muvahhit ve Mübelliğleri olarak, asrın idrakına, İslam'ın ve Tevhid'in mesajını anlatmalıyız... 

Bu çağa mührümüzü vurmalı ve İnsanlara; İnsanlığı, adaleti, özgürlüğü öğretmeli ve göstermeliyiz... 

Selam ve dua ile...


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —