Ömer Naci YILMAZ

Tarih: 19.01.2026 14:34

RUH AÇLIĞIYLA TERBİYE EDİLEN İNSANLIK

Facebook Twitter Linked-in

İnsanlar uzun zamandır sadece ekmeğe değil, manaya da muhtaç. Modern çağın en derin yoksunluğu açlık değil, ruhsuzluk. Ruhen aç bırakılan toplumlar, neyi neden istediklerini, neye itiraz edip neye teslim olmaları gerektiğini ayırt edemez hâle geliyor. Bu hâl kendiliğinden oluşmadı; uzun soluklu, planlı ve küresel bir yönlendirme sürecinin sonucu olarak inşa edildi. Sinema, diziler, belgeseller, reklamlar ve sosyal medya üzerinden Batı, yıllardır sistemli biçimde “ideal dünya” olarak sunuldu. Parlak şehirler, sınırsız özgürlükler, mutlu bireyler ve güçlü devletler… Bu görüntüler, Doğu’nun, Afrika’nın ve Asya’nın çocuklarının zihnine bir masal gibi yerleştirildi.

Bu coğrafyaların insanları, kendilerine ait olmayan hayatların hayalini kurarak büyüdü. Gösterilenlere imrendiler, özendiler, benzemeye çalıştılar. Kendi kültürlerini, inançlarını ve geleneklerini eksik; Batı’yı ise kusursuz sandılar. Oysa bu algı, hakikatin değil, kurgunun eseriydi. Kamera neyi gösterirse gerçek, neyi saklarsa yok sayıldı. Böylece milyonlarca insan, kendi hikâyesinden koparıldı; kendine yabancılaştırıldı.

Bu hayalin peşinden gitmenin bedeli ağır oldu. İnsanlar devletlerinden oldu; çünkü Batı tipi özgürlük vaatleriyle ülkeleri parçalandı. Milletlerinden oldu; çünkü etnik, mezhebi ve kültürel fay hatları özellikle kaşındı. Birliklerinden oldu; çünkü ortak değerler “geri kalmışlık” etiketiyle aşağılandı. Ailelerinden oldu; çünkü bireycilik kutsandı, bağlar zayıflatıldı. En sonunda da canlarından oldu; savaşlarda, iç çatışmalarda, göç yollarında, denizlerde ve çöllerde.

Bütün bu yaşananların temelinde büyük bir yanılgı vardı. Batı’nın bugünkü zenginliği ve gücü, sanki çalışkanlığın, bilimin ve ahlakın doğal sonucuymuş gibi anlatıldı. Oysa tarih bu masalı doğrulamıyor. Batı’nın birikimi; sömürünün, işgalin, köleliğin ve talanın üzerine kuruldu. Afrika’nın yeraltı ve yerüstü kaynakları yağmalandı. Asya’nın emeği ucuza kapatıldı. Doğu’nun toprakları parçalandı. Amerika kıtasının yerli halkları yok edildi. Bu zenginlik temiz bir emekle değil, kanla ve zorbalıkla biriktirildi.

Doğu’nun, Afrika’nın ve Asya’nın insanları ise Batılıların ataları gibi soyup sömürmedi. Başkalarının topraklarına çökmedi, başkalarının emeğini gasp etmedi. Böyle olunca da Batı’daki gibi devasa sermayeler ve imparatorluklar ortaya çıkmadı. Bu bir eksiklik değil, ahlaki bir tercihti. Fakat bu tercih zamanla “geri kalmışlık” olarak damgalandı. Erdem zayıflık gibi gösterildi, kanaatkârlık tembellikle eş tutuldu.

Batı’nın asıl başarısı sadece sömürmek değil, sömürüyü meşrulaştırmak oldu. Bunu da en etkili şekilde zihinler üzerinden yaptı. Tarih kitaplarına kadar müdahale edildi. Kimin kahraman, kimin barbar olduğu yeniden yazıldı. Kendi katliamları keşif, kendi işgalleri medeniyet getirmek olarak anlatıldı. Buna karşılık mazlumların direnişleri isyan, inançları hurafe, değerleri gericilik diye tanımlandı. Böylece insan, kendi atalarına mesafeli, hatta düşman bir hâle getirildi.

Merhum Cemil Meriç’in “Haçlıların en büyük zaferi bizim tarih kitaplarımızdır” sözü tam da bu noktada anlam kazanır. Bu zafer kılıçla değil, kalemle; topla değil, müfredatla kazanıldı. İnsanlara kendi geçmişlerinden utanmayı öğretmek, onları geleceksiz bırakmanın en kestirme yoludur. Çünkü geçmişini inkâr eden bir toplum, neye yaslanacağını bilemez.

Ruhen aç bırakılan insanlar doyurulmak için Batı’ya bakar hâle getirildi. Oradan gelen her şeye hayranlık, buradan çıkan her şeye kuşku duyuldu. Kendi diline yabancı, kendi tarihine mesafeli, kendi değerlerine güvensiz nesiller üretildi. Bu nesiller ne tam Batılı olabildi ne de kendi kalabildi. Arada kalmışlık, en derin yoksulluk hâline dönüştü.

Bugün sosyal medyada dolaşan kusursuz hayatlar, pahalı kahveler, steril şehirler ve sınırsız özgürlük görüntüleri bu açlığı daha da derinleştiriyor. Filtrelenmiş hayatlar gerçeğin yerini alıyor. İnsanlar kendilerine sunulan bu sahte cennetin peşinden koşarken, kendi evlerini, mahallelerini ve ülkelerini değersiz görmeye başlıyor. Oysa gösterilen hayatların büyük kısmı bir illüzyondan ibaret. Görünen refahın arkasında yalnızlık, bunalım ve anlam kaybı gizleniyor.

Batı’nın sunduğu şey çoğu zaman konfor; ama anlam değildir. Haz vardır; ama yön yoktur. Özgürlük vardır; ama aidiyet yoktur. İnsan her şeye sahip olabilir; fakat kendine sahip olamaz. Buna rağmen bu model evrensel bir kurtuluş reçetesi gibi pazarlanmaya devam ediyor. Çünkü ruhen aç bırakılan insan, önüne konulan her şeyi gıda zanneder.

Oysa mesele Batı’ya düşmanlık değil, hakikate sadakattir. Kimsenin ilerlemesine karşı olmak gerekmez; fakat ilerleme masalıyla yapılan zihinsel işgale teslim olunmamalıdır. İnsan kendi tarihini bilmeden, kendi değerlerine güvenmeden, başkasının yolunda yürüyerek huzur bulamaz. Başkasının aynasında kendini arayan, sonunda silik bir gölgeye dönüşür.

İnsanlar ruhen aç bırakıldı; çünkü doyurulmaları istenmedi. Aç insan yönetilir, yönlendirilir, kendine yabancılaştırılır. Bu açlığı gidermenin yolu önce hakikatle yüzleşmekten geçer. Kendi tarihini, kendi birikimini, kendi insanını yeniden anlamaktan geçer. Kim olduğunu hatırlayan toplumlar, kime benzemek zorunda olmadıklarını da fark eder.

Asıl mesele Batı gibi olmak değil, insan kalabilmektir. Çünkü insanlığını kaybeden bir medeniyet, ne kadar zengin olursa olsun sonunda kendi yıkımını üretir. Bugün dünyaya “örnek” diye sunulan tabloların ardındaki çatlaklar bunu açıkça göstermektedir. Ruhun doyduğu yerde göz kamaşmasına ihtiyaç kalmaz.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —