Hak, hukuk ve adalet kavramlarının en çok dile getirildiği çağlardan birinde yaşıyoruz. Ne var ki bu kavramların böylesine yoğun kullanımı, dünyada gerçekten adil bir düzenin hâkim olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, güçlü olanın nimetlerden faydalandığı, zayıf olanın ise çoğu zaman yalnızca seyirci kaldığı bir küresel düzenle karşı karşıyayız. Bu düzende mazlumlar için yapılan kınamalar genellikle cılız, geçici ve göstermelik kalıyor. “Dostlar alışverişte görsün” anlayışıyla yürütülen bu söylemler, insanlık vicdanında derin bir mahcubiyet duygusu bırakıyor. Çünkü çoğu zaman yapılabilen, yalnızca bu kadar oluyor.
Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’nın meşru devlet başkanını alıp kendi ülkesine götürmesi, kabul edilebilir bir durum değildir. Bu olay, tek başına değerlendirildiğinde bile uluslararası hukukun açık ihlali niteliği taşır. Ancak ABD’nin küresel siyasetteki tutumunu doğru anlayabilmek için biraz geriye bakmak gerekir. Zira burada istisnai bir durumdan değil, süreklilik arz eden bir yöntemden söz ediyoruz.
Amerika, uzun yıllardır gücünü hukukla değil, güç ilişkileriyle tanımlayan bir anlayışla hareket etmektedir. Bu anlayışta demokrasi, insan hakları ve özgürlükler, gerektiğinde kullanılan araçlara dönüşür. Bir ülkeye müdahale edilecekse, önce o ülkenin içinden sadık işbirlikçiler bulunur; satılmış ya da vaatlerle ikna edilmiş aktörler öne çıkarılır. İşgal, çoğu zaman bu kişiler üzerinden yürütülür. Dış dünyaya mesaj verilmesi gerektiğinde ise demokrasi söylemi devreye sokulur; insan onurundan, evrensel değerlerden söz edilir. Ancak burada şu soru kaçınılmazdır: Hangi insan, hangi hak ve hangi özgürlük?
Batı merkezli bu zihniyet, insanlığı kendi tanımladığı ölçütler üzerinden sınıflandırır. Kendinden saydığı insanın zarar görmesine asla tahammül etmezken, bu tanımın dışında kalan milyonların yaşadığı acılara karşı sessiz kalabilir. Tarih, bu çifte standardın sayısız örneğiyle doludur. Eski Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde yaşananlar bunun açık göstergesidir. Slovenya çatışma ortamına girer girmez Almanya’nın müdahalesiyle hızla bağımsız bir devlet hâline gelir. Hırvatistan, büyük kayıplar yaşamadan benzer bir süreci tamamlar. Ancak konu Bosna-Hersek’e geldiğinde, aynı dili konuşan, aynı coğrafyada yaşayan fakat Müslüman olan bir halkın katledilmesine uzun süre sessiz kalınır. Birleşmiş Milletler gözetimindeki mülteci kamplarında bile insanlar göz göre göre öldürülürken, dünya bu trajediyi izlemekle yetinir.
Bu tablo, Venezuela örneğinde de farklı değildir. Demokrasi getirdiğini iddia eden güç, söylem düzeyinde bazı eleştiriler dile getirse de bunlar cılız ve etkisiz kalır. Feryatlar yükseldikçe, savunma refleksi geliştirilir; zalimin eylemleri meşrulaştırılmaya çalışılır. Akan kan, belli bir doyum noktasına ulaşana kadar bu durum sürer. Ardından aynı güç, bir anda barış havarisi kesilir; masaya oturur, istediğini alır ve geride daha bağımlı, daha kırılgan bir yapı bırakır.
Dünya kamuoyu artık şunu çok iyi bilmektedir: ABD, ne zaman ve nereye müdahale edeceğine kendisi karar verir. Diğer devletler çoğu zaman bu kararlara seyirci kalmak zorunda bırakılır. Daha da vahimi, bu sessizlik sürerken içerideki işbirlikçilerin sesi yükselir ve zalime övgüler dizilir. Oysa tarih göstermiştir ki işgal sırası kendilerine geldiğinde, ilk gözden çıkarılanlar yine bu işbirlikçiler olur. Çünkü kendi vatanını satan, her zaman satabilecek biri olarak görülür ve güvenilmez kabul edilir.
İran-Irak Savaşı bu gerçeğin en çarpıcı örneklerinden biridir. Saddam Hüseyin, İran’a karşı yürütülen savaşta ABD’nin vazgeçilmez müttefiki olarak görülür. Sekiz yıl boyunca bölge kan gölüne çevrilir. Ancak beklenen sonuç alınamayınca önce savaştan vazgeçilir, ardından Saddam gözden çıkarılır. Kuveyt’e girmesine önce sessiz kalınır, sonra bu durum bahane edilerek Irak işgal edilir ve bir zamanların en sadık müttefiki idam sehpasına gönderilir.
Libya’da yaşananlar da aynı senaryonun bir başka perdesidir. Kaddafi, bir anda hedef hâline getirilir; içeriden satın alınan ya da vaatlerle yönlendirilen unsurlar üzerinden devre dışı bırakılır. Amaç gerçekleşince, kullanılan aktörler ortada bırakılır. Afganistan’da ise Sovyetler Birliği’ne karşı desteklenen yapıların, daha sonra “kontrolden çıktığı” gerekçesiyle hedef alındığı görülür. Ülke yıllarca süren çatışmaların ardından bir bataklığa dönüştürülür ve terk edilir.
Bu yöntemlerin bu kadar açık uygulanabilmesinin temel sebebi, sahip olunan güçtür. Aynı denemeler Türkiye üzerinde de yapılmıştır. Demokratik denge arayışına giren bir siyasi irade darbeyle devrilmiş, ülkenin başbakanı idam edilmiştir. Sonraki dönemlerde de benzer müdahaleler farklı biçimlerde sürmüştür. Toplumun dini ve kültürel hassasiyetleri bu kez başka araçlarla hedef alınmış, 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi bunun son örneği olmuştur.
Bugün Venezuela’da yaşananlar, petrolün demokrasi söylemiyle nasıl örtüldüğünü bir kez daha göstermektedir. Amaç açıktır: Doğal kaynakların kontrolü. Söylem ise her zamanki gibi “insanlık” üzerinedir.
Sonuç olarak, bu düzen sürdükçe kimse güvende değildir. Güçlünün hukuk sayıldığı, mazlumun sesinin bastırıldığı bir dünyada zulüm ve sömürü devam eder. Sessiz kalanlar, mazeret üretenler ve olup biteni yalnızca izleyenler, er ya da geç aynı senaryonun bir parçası hâline gelir. Tarih, bu gerçeği defalarca göstermiştir.