Mehmet Maksut DELİKTAŞ

Tarih: 27.01.2026 15:25

ORTADOĞU'DA MİLLİYETÇİLİK VE KÜRTLER

Facebook Twitter Linked-in

Bir sorun kendisini üreten zihnin kodlarıyla çözülemez. Milliyetçiliği başka bir milliyetçilikle, mezhepçiliği başka bir mezhepçilikle, kabileciliği başka bir kabilecilik ile çözmeye çalışmak abesle iştigaldir. 

Ortadoğu ülkelerinde milliyetçiliği tahkim etme hatta "kendi milliyetçiliklerini İslamileştirme" çabası oldukça Kürt milliyetçiliği de kendisini tahkim etmeye çalışacaktır. Milliyetçiliğin doğası sürekli kendi karşıtını besleyerek var olur. Öteki olmadan, korku alanları oluşturmadan kendisini inşa edemez milliyetçilikler. 

Kürtler milliyetçiliğe maruz kaldıkça milliyetçilikten uzaklaşmayacak aksine daha da sarılacaktır. Sorun Kürtlerin milliyetçiliğe sarılmasından önce milliyetçiliğe maruz bırakılmasıdır. 

Milliyetçilik bir kurtuluş değil bir girdaptır. Bu ister muktedir ister muhalif tüm milliyetçilikler için geçerlidir. Lakin şu çelişkiye de dikkat etmek gerekir. Kendi milliyetçiliğini "kutsal ve zorunlu" olarak görüp bir başkasının hak arama mücadelesini ise milliyetçilik diyerek şeytanlaştırıp bastırmak, düşmanlık üretmekten başka bir şey çıkarmaz. Birine yasal olan diğerine yasak olursa orada kardeşlik değil kaos kaçınılmaz olur. 

Müslüman halkların topyekûn milliyetçilik üzerine inşa edilmiş kimlikler, sınırlar, haklar, ilişkilerden azade olması en azından anlamsızlaştırılması gerekiyor. "Bana yasal sana yasak" mantığından çıkılmadıkça etnik aidiyetler çatışma alanlarına dönüşecektir. Din ve etnik kimliklerin politik güç için çatışma nedenine dönüşmesi savaşları kızıştırmada her zaman etkin olmuştur. 

Kürtlerin kaderini SDG veya PKK’ya bağlayacak hiçbir Tevhidi Müslümanın olabileceğini düşünmüyorum. Lakin PKK ve SDG bahanesiyle sürekli Kürtlerin en temel haklarının verilmemesi veya ötelenmesi doğru değildir. Zaten Kürt sorunu PKK veya SDG yokken de vardı. Ayrıca Kürdistan bölgesinde Muhafazakar Barzanilerle ilişkisi iyi olan hükümetin referandum sürecindeki "vanaları kapatırım" tepkisi unutulmadığı gibi meselenin sadece Marksist PKK ile sınırlı olmadığını göstermiştir. 

Sorun ulus devlet üzerine inşa edilmiş olan Türkiye'nin Kürtleri sürekli potansiyel tehdit olarak oturtması ve haklarını baskılamasıdır. Zaten tüm ulus devletler korku ikliminde kendisine en yakın olanı düşmanlaştırarak kendisini inşa eder. Türk milliyetçiliği açısından Kürtler, Ermeniler ve Araplar bu anlamda tarihsel olarak hep karşı tehdit olarak kullanıldı. Ayrıca milliyetçilikler için sürekli psikolojik bir gurur gereklidir ve Türk milliyetçiliği batıda göremediği bu gururu sürekli Kürt, Arap ve Ermeniler üzerinden tatmaya çalışır. 

Mesele dini veya itikadi bir mesele değil politik bir mesele. Bugün PKK ve türevlerine duyulan ilgi  PKK'nın ideolojik argümanlarına olan ilgiden çok Kürtlerin haklarının sürekli tehlike parantezine alınmasıdır. Milliyetçilikler birbirini sürekli beslerler. Türk milliyetçiliğinin argümanlarına, politikalarına, tarihine maruz kaldığı sürece Kürtlerde de milliyetçilik  istemesek de yükselecektir. 

Hiçbir mümin kaderini PKK gibi örgütlerle kuramaz. Ama şu da bir gerçek ki baskılanan kimlikler ideolojisine bakmaksızın karşı arayışa geçerler. Bu geçiş ideolojik benzerlikten öte koşulların belki zorunluluğu ile okunabilir. Filistin'de ilk dönemlerde İzzettin Kassam, Hacı Eminlerle Filistin İslami direnişi vardı. Halk onlara yöneldi. Sonra bu direniş sol seküler yapılara geçti halk onlara yöneldi. 1980'lerden sonra Hamas’la birlikte yine İslami direniş ön plana çıktı. Halkın ekseriyeti geleceğine onlarla yürümeye başladı. 

Aslında  Kürtlerin son yüzyıldaki tarihsel serüvenine benzer bir durum görülür. Kürtlerde de ilk dönem Şeyh Saidler, Bediüzzamanlar, Kadı Muhammetler, Molla Mustafa Barzaniler ile başlayan Muhafazakar İslami muhalefet 1960'lardan sonra sol seküler yapılara geçti. PKK bu süreçlerde  baskı politikalarının bir sonucunda doğdu ve baskılar PKK'yı büyütüp besledi. 

Kürt sorunu Filistin sorununa benzer lakin onunla aynileşmez. Çünkü Filistin meselesinde düşman dediğin Yahudi’dir. Tarihsel, inançsal, ruhsal olarak senin karşıtındır. Bu kadar farkın olduğu bir yapıya karşı durmak da kolaydır. Lakin Kürtlerin yaşadığı daha zor. Çünkü imtihan oldukları yapılarla yüzyıllardır iç içedir, aynı inancın mensubudur, birçok konuda kader birliği yapmışlardır. Bu aslında büyük bir avantaj iken maalesef milliyetçilik ve şovenizm ile büyük bir krize dönüşüyor. 

Sorunlarımıza çıkarçı değil samimi yönelebilirsek yol alabiliriz. İkircikli siyasi okumalar, davranışlar üzerinden adaleti sağlayamazsınız. Mesela ABD veya İsrail'le ilişkiye giren PKK olunca yüksek tonlu gösterilen (ki haklıdır) tepkilerin diğerleri için gösterilmemesidir. PKK için söylenen şey acaba ABD ve İsrail'le ilişkisi olan diğer devletler için de aynı tonda söyleniyor mu? Veya söylenmeli mi? Acaba bölgede ABD politikalarına hizmet eden sadece PKK mıdır? Veya örgütler ABD ve İsrail'e hizmet edince suç, devletler yapınca hak mı? Elinde devlet imkanı olanların mı ABD ve İsrail politikalarına hizmet etmesi utançtır yoksa örgütlerin mi? Bu sorular önem arzetmelidir diye düşünüyorum.

İdeal anlamda olması gereken  İslam kimliğidir ve bunun mücadelesi her iki taraf için verilmelidir. Lakin reelde bu böyle olmuyor. İnsanlar özellikle de egemen yapılar dinlerine göre değil milliyetlerine göre çıkarsamalar yapıyor. En tipik örneği Türkiye’dir. Almanya'daki Türklerin dil hakkını "insanlık hakkı, gelişmişliğin ölçütü" olarak okurken buradaki Kürdün dil hakkını bütünlüğü zedeleyici bir tehdit olarak görüyor. Tarihi ve kimliği bir etnik merkeze sığdırıyor. Zor zamanlarda kardeşlik, eşitlik deniyor fakat normalleşince her şeyi normalleştiriyor.

İslami camialar sürekli namaz örneğinde hareket ederek eşitliği okuyorlar. Mesele namazda bir olmak, Kürdün imam olması değil siyasal alanda eşit katılım ve adil bir yönetim alanının kurulamamasıdır. Namazdaki eşitliği ve adaleti siyasete, haklara, yönetime, liderliğe taşıma noktasında Müslümanların sorunu var. 

Ayrıca dinin belirleyici olduğu toplumlardan öte maalesef toplumların belirleyici olduğu dinler var. Dinler insanları etkilediği gibi insanlar da dini yaşamsal olarak etkiliyor. Her toplum kendisine benzeyen bir din inşa ediyor. 

Türkiye milliyetçi ve seküler kodlar üzerine inşa edildiği için bu durum ister istemez insanların okumalarına az ya da çok yön veriyor. Maalesef Müslüman kimliği resmi ideolojiden, ulusalcılıktan arınmış olmadığı için müslümanca bir duruş ve okuyuş zayıf kalıyor. 

Dikkatli olmalıyız.

Ortadoğu kendisine ait olmayan aksine batının hesaplarına uygun hesaplaşmaların arenası olmaktan çıkmalı. Bunun en önemli esası "fanatik olmak değil ferasetli olmaktır." Herkesin kendisine yakın hissettiği tarafların öfkesini kontrol edebilme çabası önemlidir. Kendi tarafının kazanması değil zalimleşmemesi, haklı da olsa haklılığını zulme dönüştürmeme üzerine bir duruş sergilemesi gerekir. Mesele kendi aidiyetlerini zulme uğramaktan öte kendi aidiyetlerini zulme dönüştürmemektir.

Öfkenin, şiddetin hâkim olduğu bir coğrafyada tüm kimlikler ölümcül alana dönüşür. Düşmanlarımız, "bizi birbirimize düşmanlaştırarak" hep kazanmaktadır. Düşmanlara karşı en büyük silahımız birbirimizi düşmanlaştırmaktan çıkarmaktır. Zira zaaflarımız, zayıflığımızın esasını oluşturuyor.

Müslümanlar olarak haksızlığa hakla, adaletsizliğe adaletle, ahlaksızlığa ahlâk ile cevap vermeyi başarmak lazım. Karşıtlarının usul ve üslubuyla hareket edenler kendileri olamaz karşıtlarının kopyası olurlar. Öfke ile yürütülecek her sürecin sonu felakettir.

İslam dünyasının uğradığı şiddeti konuşmadan, anlamadan İslam dünyasındaki şiddeti analiz edemeyiz. Maalesef şiddet şiddeti doğuruyor lakin şiddet şiddeti doğrulamıyor. 

Şiddet ölçü olunca ölümler kaçınılmaz olur. İşin en korkuncu ise artık insanların ölümleri birer sayıya indirgeniyor. Sürekli güç taraf değiştiriyor lakin tablo değişmiyorsa durup düşünmek lazım. Acıları yatıştırmak yerine acılar yarıştırmakla yarış kazanılmıyor.

Kendi yaramızı kendimiz saramazsak, birileri yeni yaralar açacaktır. Düşmanlarımızı en çok güçlendiren bizim birbirimize karşı düşmanlığımız ise o zaman düşmanlarımızı en çok zayıflatan birbirimize karşı dostluğumuz olacaktır.

Amin Maalouf ifadesiyle: "Milliyetler çağının şafağında değil gün batımındayız."


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —