“Allahu Ekber” ifadesi, İslam düşüncesinde yalnızca bir sözü tekrar ya da ritüel değildir. Bu Tevhid merkezli bir varoluş iddiasıdır.
Günümüzde “Allahu Ekber” söyleminden duyulan rahatsızlığın temelinde teolojik, sosyolojik ve psikolojik olmak üzere birden çok sebep vardır.
Tekbirin şirk, tahakküm ve sahte iktidarlara karşı taşıdığı özgürleştirici boyutu Kur’an, sünnet ve tarihsel mücadele örnekleri üzerinden anlamamız gerekir.
Tekbir bir lafız değil, bir tavırdır.
“Allahu Ekber” ifadesinin kelime anlamını“Allah en büyüktür” demek tam olarak karşılamaz. Allah, büyüklük atfedilen her şeyden daha büyüktür demektir. Bu yönüyle tekbir, sadece Allah’ı yüceltmek değil, Allah’ın dışında büyütülen her şeyi küçültmektir.
Kur’an bu hakikati şu şekilde ortaya koyar:
“İşte bu böyledir. Çünkü Allah haktır; O’nun dışında çağırdıkları ise bâtıldır.”
(Hac, 22/62)
Tekbir, bâtıl olan her gücün, her otoritenin, her ideolojinin ve her putun reddidir. Bu nedenle tekbirden rahatsızlık, çoğu zaman Allah’tan değil, Allah’ın büyüklüğünün hayat üzerindeki sonuçlarından duyulan rahatsızlıktır.
Kendini Müslüman olarak tanımlayan toplumlarda dahi tekbirden rahatsızlık duyulması, imanın lafızda kalması problemini ortaya koymaktadır. Kur’an bu durumu şöyle tasvir eder:
“İnsan kendini yeterli (müstağni) gördüğü için azgınlaşır.”
(Alak, 96/6–7)
İnsanın acziyeti apaçıktır. Kur’an, insanın en mahrem ve en zayıf hâlini hatırlatarak bu kibri yerle bir eder:
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?”
(Kıyâme, 75/36)
Dört duvar arasında, en basit biyolojik ihtiyaçlarını dahi kontrol edemeyen insanın; iktidar, servet, ideoloji veya modern akıl üzerinden kendini müstağni görmesi, tekbirden rahatsızlığın arka planını oluşturur. Çünkü tekbir, insanın bu sahte ilahlığını bozar.
Tekbir, şirkin tüm türlerine karşı ilan edilmiş bir tevhid manifestosudur. Kur’an’da tevhidin özü şu şekilde ifade edilir:
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz.”
(Nisâ, 4/48)
“Allahu Ekber” demek;
– Paranın ekber olmadığını,
– Devletin ekber olmadığını,
– Ulusun, ideolojinin, liderin ekber olmadığını,
– Nefsin ekber olmadığını ilan etmektir.
Hz. İbrahim’in (a.s.) put kırma eylemi, fiilî bir tekbirdir. O, sadece sözle değil, eylemle “Allahu Ekber” demiştir.
(Enbiyâ, 21/57–67)
İslam, insanı insana kul olmaktan kurtarmak için gelmiştir. Tekbir, bu özgürleşmenin sözlü ilanıdır:
“De ki: Ey kitap ehli! Gelin, sizinle bizim aramızda ortak bir kelimeye… Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim.”
(Âl-i İmrân, 3/64)
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Mekke mücadelesi, dış güçlere karşı değil; içerideki putlara, sınıfsal tahakküme ve ekonomik sömürüye karşı verilmiştir.
Bilâl-i Habeşî’nin işkence altındayken “Ehad! Ehad!” diye haykırması, tekbirin kölelik karşıtlığının en somut örneğidir.
Tekbir, helal kazancın ve emeğin de teminatıdır. Çünkü rızkın gerçek sahibini bilmeyen, onu haram yollarla elde etmekten çekinmez.
“Ey insanlar! Yeryüzündeki helal ve temiz olanlardan yiyin.”
(Bakara, 2/168)
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir.”
(Buhârî, Büyû’, 15)
“Allahu Ekber” diyen bir bilinç, haksız kazancı, kul hakkını ve sömürüyü meşrulaştıramaz.
Modern insanın en büyük problemi zihinsel parçalanmışlıktır. İnandığını söylediği ile yaşadığı hayat arasındaki uçurum, derin bir paradoks üretir. Tekbir, bu parçalanmayı gideren merkezî bir ilke sunar:
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d, 13/28)
Allah’ı hayatın merkezine koymayan her tasavvur, insanı ya korkuya ya da kibire sürükler. Tekbir ise korkuyu da kibri de yok eder.
“Allahu Ekber”, bir slogan değil; bir meydan okumadır.
Şirke karşı meydan okuma...
Zulme karşı meydan okuma...
Sahte kutsallara karşı meydan okuma…
Eğer bugün Müslüman toplumlar derin ahlâkî, sosyal ve siyasal krizler yaşıyorsa; bunun nedeni tekbirin çok söylenmesi değil, hayata taşınmamasıdır.
Doğru bir Allah tasavvuru inşa edilmeden, sağlıklı bir toplum inşa edilemez.
Çünkü toplumda Allah'ın “Ekber” olma gerçeği ve mutlaklığı idrak edilmiş olunsaydı; başka hiçbir şey bu kadar büyütülmezdi.
Bundan dolayıdır ki Resûlullah (s.a.s.) “Allahu Ekber” dediğinde yalnızca bir söz söylemiyor; köle pazarlarını, sınıfsal tahakkümü ve sahte iktidarları sarsıyordu.
Tekbir, köleliği meşrulaştıran düzenin kalbine indirilen bir darbe idi.
Bu yüzden müstekbirler yerle yeksan oldu.
“Allahu Ekber” diyen bir bilinç karşısında;
– köle efendi olamazdı,
– servet ilahlaşamazdı,
– soy, sınıf ve statü üstünlük ölçüsü olamazdı.
Resûlullah’ın inşa ettiği toplum, tekbirin dönüştürücü gücüyle yeniden şekillendi.
Eğitimde bilgi, ekonomide kazanç, siyasette otorite; Allah’ın koyduğu sınırların dışına taşmadı, taşamadı.
Çünkü Allah “Ekber” kılınmazsa, insan ekberleşir; insan ekberleştiğinde ise zulüm kaçınılmaz olur.
Bugün de çıkmazdan kurtuluşun yolu aynıdır:
Eğitimden ekonomiye, aileden siyasete kadar her alanda “Allahu Ekber” inancının yaptırım gücü topluma sirayet ettirilmeden hiçbir kriz aşılamaz.
Bu, sloganik bir tekrar değil; hayatı Allah’ın ölçüsüyle yeniden düzenleme iradesidir.
Çünkü “Allahu Ekber” demek;
– hiçbir ideolojinin mutlak olmadığını,
– hiçbir gücün sorgulanamaz olmadığını,
– hiçbir çıkarın adaletten büyük olmadığını ilan etmektir.
Ve ancak bu bilinçle, bütün çıkmazlardan gerçek anlamda “Allahu Ekber” diyerek kurtulmak mümkündür.
Selam ve dua ile...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog