Engin GÜLTEKİN

Tarih: 26.01.2026 16:30

MÜCAHİT KAVRAMININ TARİHSEL ANLAMI VE GÜNCEL AŞINMASI ÜZERİNE

Facebook Twitter Linked-in

“Mücahit” kavramı, İslam düşünce tarihinde yalnızca silahlı mücadeleyi ifade eden dar bir kategori değil; hakikat, adalet ve sorumluluk bilinciyle yürütülen çok boyutlu bir çabayı (cihad) karşılayan normatif bir kavramdır.

Ancak günümüzde bu kavramın, tarihsel bağlamından koparılarak hamasi söylemlerle yeniden üretildiği; böylece kavramsal derinliğini ve ahlaki yükünü önemli ölçüde yitirdiğini görmekteyiz.
Bazı metinler mücahitliği büyük ölçüde sembolik figürler, tarihsel şahsiyetler ve duygusal çağrışımlar üzerinden tanımlamaktadır.

Hz. Hamza, Bilâl-i Habeşî, Selman-ı Fârisî, Selahaddin Eyyûbî, Seyyid Kutup veya Şeyh Ahmed Yasin gibi isimler, kendi tarihsel ve siyasal bağlamlarından koparılarak zamansız ve bağlamsız bir “kahramanlık anlatısı”na dönüştürülmektedir. Bu yaklaşım, tarihin öğretici yönünü güçlendirmekten ziyade, onu mitolojik bir hafıza alanına hapsetme riskini beraberinde taşır.

Oysa tarihsel şahsiyetler, sadece cesaretleriyle değil; ahlaki tutarlılıkları, siyasal basiretleri, toplumsal sorumluluk anlayışları ve iç muhasebeleriyle tanınmalı ve anlatılmalıdırlar. Onların mezkür yönleri göz ardı edildiğinde, mücahitlik kavramı analitik bir kategori olmaktan çıkarak retorik bir kimlik etiketine dönüşür.

Bir diğer husus, mücahitliğin kimlikler üstü bir kapsayıcılıkla (Türk, Kürt, Arap, beyaz, siyah vb.) tanımlanmasıdır. Bu ifade biçimi ilk bakışta evrensel bir vurgu gibi görünse de, kavramın etik ve siyasal içeriği yeterince tanımlanmadığı için kapsayıcılık söylemsel düzeyde kalmaktadır. Kimliklerin aşılması, ancak ilke, değer ve sorumluluk ortaklığı ile mümkün olabilir; aksi hâlde bu tür vurgular soyut ve etkisiz kalır.

Bazı şahsiyetler Mücahitliği büyük ölçüde dışsal bir düşman figürü üzerinden tanımlamaktadırlar. Oysa çağdaş İslam düşüncesinde cihadın en problemli alanlarından biri, içsel çelişkiler, adaletsizlikler ve ahlaki tutarsızlıklar karşısında takınılan tutumdur.

Bugünün dünyasında mücahitlik yalnızca “zalim” olarak tanımlanan dış aktörlere karşı değil; kendi toplumsal, siyasal ve dini pratiklerimizdeki zulüm biçimlerine karşı da tutarlı bir duruş sergilemeyi gerektirir.

Şehadet ve fedakârlık anlayışı da benzer biçimde ele alınmalıdır. Şehadet, İslam düşüncesinde romantize edilen bir son değil; nasıl yaşandığıyla anlam kazanan bir akıbettir. "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz...: hadisini bu minvalde değerlendirmek gerekir.

Bu nedenle mücahitlik söyleminin, yaşam pratiklerinden kopuk bir ölüm yüceltisine indirgenmesi, kavramın ahlaki içeriğini zayıflatır.

Duygusal mobilizasyon üretimi, kavramsal açıklık, tarihsel bağlam ve güncel gerçeklik açısından boşluklar bizi müspet bir sonuca götürmez. Bu tür anlayışlar İslam düşüncesine zarar verir. Malesef vermektedir.

Mücahitlik gibi ağır bir kavramın, sloganlaştırılarak bugünün somut sorunlarından bağımsız şekilde kullanılması; bilinci derinleştirmekten çok, vicdanı geçici olarak rahatlatan bir söylemsel alan oluşturur.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, mücahitliği geçmişin sembollerinde aramak değil; adalet, sorumluluk, ahlak ve tutarlılık ekseninde yeniden düşünmek, onu günümüzün toplumsal ve siyasal gerçekliğiyle yüzleştirmektir. Aksi hâlde mücahitlik, bir mücadele ahlakı olmaktan çıkıp, yalnızca güçlü bir retorik figür olarak kalacaktır.

Selam ve dua ile...

Engin GÜLTEKİN

Eğitimci-yazar-sosyolog


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —