Menü Haber Duruş Sizin De Bir Duruşunuz Olsun
Ali BULAÇ

Ali BULAÇ

Tarih: 26.03.2026 12:46

MEZHEPÇİLİK! NEDEN ŞİMDİ?

Facebook Twitter Linked-in

Son iki yazım dolayısıyla bazı dostlar, “Bu dönemde mezhep ve mezhepçilik konusunu gündeme getirmenin faydadan çok zarar getireceğini yazdılar.” Kısmen buna iştirak ediyorum, yazmadan önce de üzerinde düşündüm. Sonuçta “Şerr-i kalil, şerr-i kesire tercih olunur.” fehvasınca yazmanın susmaktan daha hayırlı olduğuna karar verdim, zira “mezhepçiler” –Ali Şeriati’yi dahi fitnelerinin içine katmak üzere- son hız bu konuyu gündeme getirmek üzere adeta organize olmuş bulunuyorlar.

Bu konuyu gündeme getirenleri iki gruba ayırmıştım:

1. Sahip oldukları yanlış bilgiler veya mensup oldukları grubun oluşturduğu yanlış ve kasıtlı algının etkisinde olan iyi niyetli kimseler. Bunlar “gafiller”dir, haberi tahkik etmeden hüküm verdikleri için günahkardırlar. İyi niyetli kimseleri gaflete düşüren bazı tarikat ve cemaatler ile kendilerini Selefi olarak tanıtan, ama özünde postmodern Harici olan kimi gruplar, uyandırılmış hücreler misali faaliyete geçmiş bunuyorlar. Selef-i Salihin ve modern zamanlarda batı hegemonyasına meydan okuyan hakiki Selefiler, bu Amerika ve İsrail’in hizmetinde çalışan tekfirci Haricilerden beridir.

2. İç ve dış mihrakların sofistike teknikler kullanıp piyasaya sürdüğü etkin ajanlar. Bu sayede bir kere daha İsrail’in yani MOSSAD’ın Türkiye’de, sağ muhafazakar camia ama özellikle cemaat ve tarikatlarda ne kadar etkili olduğunu teşhis etmek mümkün. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu mezhepçilik bir tehdit oluşturmaya başladı.” diye uyarıda bulunmasına rağmen, Siyonistlerin etkin ajanları aksine mezhepçi fitne ateşini daha da körüklüyorlar. İranlılar, daha Şah zamanında Sünni-Şii çatışmasına “İngiliz mersiyesi” adını vermişlerdi. Mescitlerin ateşe verilmesine kadar varan bir fitnede rol oynayan 10 halkadan 9’u “iyi niyetli”, tahrike kapılmış Şii ve Sünni gafiller iken, 10. halkada İngiltere’nin Tahran Büyükelçiliğinde çalışan “usta bir ajan” çıkmıştı. Bu konuyu yazmıştım. (İngiliz mersiyesi, Zaman, 9 Nisan 2011.)

Geçenlerde fasih Arapça konuşan bir Yahudi personelin Sünni Arap kamuoyuna dönük bir videosuna rastladım. Mealen “İran’ın Arapların zenginliklerine el koymak, bölgeyi Şiileştirmek üzere hareket ettiğini, bu tehdidi önlemek için Sünnilerin Şiiler ve Şia hakkında bilgi sahibi olmaları gerektiğini, bunun da yolunun İbn Teymiye, Muhammed bin Abdulvahap gibi zatların görüşlerinin yaygınlaştırılmasından geçtiğini” anlatıyordu.

Elbette gerek İbn Teymiye gerekse Muhammed bin Abdulvahap kasıtlı olarak mezhepçilik yapmış zatlar değildir, görüş ve söylemlerinde sert bir üslup kullanmış olsalar dahi, gayeleri Müslümanları birbirine düşürmek olmadı, hele Mardin Fetvası’yla meşhur ve istilacı Moğollara karşı hem diplomatik hem askeri sahada başarılı mücadele veren İbn Teymiye –onu tanıyabildiğim kadarıyla- bugün yaşasaydı, tereddütsüz Haçlı Amerika ve Siyonist İsrail’in yanında olmaz, İran, Lübnan Hizbullah’ı, Zeydi Ensarullah, İhvan ve Hamas’ın yanında meydanlara atılırdı. Muteber Sünni alimler Ehl-i Şiayı tekfir etmemişlerdir. Sünni otoriteler “kim bir Müslüman’ı tekfir ederse, bu tekfir bumerang gibi kendisine döner” demişlerdir.

Elhamdulillah, Afganistan İslam Emirliği, Mısır Müslüman Kardeşler, Pakistan Cemaat-i İslam ve milyonlarca mü’min, asıl meselenin Şiilik-Sünnilik olmayıp İslam ile küfür, emperyalizm ve Siyonizm ile izzetlerini dinlerinde arayan Müslümanlar arasında cereyan ettiğini bilmektedirler. Bu mücadelede mezheplerin kıymet-i harbiyeleri yoktur. Bu mezhep vakıasını veya ihtiyacını iptal etmez; herkes gündelik pratiklerinde kendi mezhebine göre ibadetlerini yapabilir; fakat Sünni olsun Şii olsun, mezhebi din yerine ikame etmek, mezhep mülahazasıyla Müslümanlar arasında tefrika ve fitne çıkarmak, çıkmasına alet olmak haramdır.

Esasında fıkıh kitaplarının “İbadetler” bölümünü ilgilendiren meselelerin dışında sosyoekonomik hayat, politik ve idari sorunlar, devletler arası ilişkiler, yeni üretim biçimleri, sivil/medeni ve kamusal alanların tanzimi vb. hayli karmaşık konularda Sünni, Şii, Zeydi, Harici, İbadi sekiz hak mezhebin tamamının söyleyebileceği şey yoktur; küçücük bir topluluk dahi bir mezhebe göre yönetilemez, Müslüman bir toplumun da resmi dini ve resmi mezhebi olamaz. Bir Müslüman toplumun dini İslam’dır ama İslam resmileştirildiğinde mezhep teşekkül eder ve tek bir mezhep diğer mezhepleri dışarıda bırakacağından İslam adına otoriter ve totaliter idare teşekkül eder.

Her kritik dönemde küffar cephesi mezhepçi fitne ateşini yakar. Bir örnek vereyim. Bundan tam 47 sene önce yazdığım bir yazıdan alıntı yapıyorum, yazı sanki bugün kaleme alınmış gibi:

Ehl-i Sünnetin Şerefi”

İran’da kan gövdeyi götürürken, şehitlere her saat başı yeni şehitler eklenirken emperyalizmin kurduğu tuzaklara yakalanmaktan bir türlü kendimizi kurtaramıyoruz. Düşünebiliyor musunuz, şeytanlarımızla işbirliğine giren Batılı ve Doğulu profesyonel örgütler, şimdi de İran devriminin mü’minler üzerindeki sevindirici etkisini yok edebilmek için yeni fitneler icad ediyorlar, biz de kapılıp gidiyoruz.

Şii Müslümanların çok olduğu bölgelerde yılmaz anti-Ehli Sünnet’çi, Sünnilerin çok olduğu bölgede yılmaz anti-Şii’ci kesilen ve bir yerde ‘Şii diktası kurulacak, Ey Ehl-i Sünnet siz hak yoldasınız sapık Şia’ya karşı tedbiriniz alın’ derken bir başka bölgede ‘Şii’ler, Ehl-i Sünnet’le olan düşmanlığınızı unutmayın, siz Ehl-i Beyt’tensiniz, size tarih boyunca zulümler yapıldı, gün bu gündür’ diye nifak tohumlarını ekiyorlar. Türkiye gibi bir yerde de ‘Evet, biz İran’lı Müslümanların hareketini destekleriz, ama Ehl-i Sünnet’in şerefi zedelendi. Gelecek nesiller İran’daki olaylara bakıp ‘Hâ demek ki, Ehl-i Sünnet’te iş yok, zulme ve sömürgeciliğe karşı çıkılacaksa Şii olmak gerekir’ diyecekler ve bu da Ehl-i Sünnet aleyhine işleyecektir’ diye sinsi sinsi propagandalara başlamıştır.

İslam’ın izzet ve şerefinin yeniden kazanıldığı İran’daki Müslümanlardan, Müslümanları soğutmanın galiba son çaresi bu kalmıştır. Sanki zulme, küfre, haksızlığa ve sömürgeciliğe karşı Ehl-i Sünnet daima boyun eğmiş, küfre rıza göstermiş -haşa- zalimlere yardımcı olmuş da yalnız bu alanda Şia iyi örnekler koymuş gibi. Müşrikler ve emperyalistler bunu der de, Ehl-i Sünnet’e mensup mü’minlerin bu sözlere kanması çok tuhaftır.

Kur’an’daki açık hükümlere rağmen Yahudi ve Hristiyanlarla ittifak kurulmasına ilişkin propagandaların İslam kılıfı altında yapıldığı bir ülkede birinin çıkıp da şunları söylememesi şaşırtıcıdır: ‘Efendiler siz ne diyorsunuz? İran’daki hareketi desteklemek bizim üzerimizde bir vecibedir. Bu Şii-Sünni davası değil, iman-küfür, emperyalizm-İslam davasıdır. Müslümanlar Allah adına Amerika ve Rusya’ya bütün küfür güçlerine karşı başkaldırmışken bizim oturduğumuz yerden ‘boş verin bunlar Şii’dir’ dememiz mümkün mü? Bizim mezhep imamlarımız böyle mi yapmıştı?(Ali Bulaç, “Ehl-i Sünnetin Şerefi, Zaman, Mayıs-1979)

“Tarih tekerrür eder” derler ya, ben de “insan kendini tekrar eder” derim.

Madem 47 senedir aynı yerde patinaj yapıp duruyoruz, Müslüman dünyanın yıkıcı sarsıntı geçirdiği bu günlerde meseleyi köküne inip olanı ve ne olması gerektiğini vuzuha kavuşturmak lazım.

Diyeceksiniz ki, 47 sene önce aynı teraneleri tutturanlar bugün de aynı şeyi yapıyorlar, ne faydası olacak?

Bu konuda yüce Allah’ın tarihe müdahalesi demek olan mucizelerin peygamberler tarafından gösterilmesinde gözetilen hikmeti ve faydayı esas alıyorum. Şöyle ki:

Firavun’da somut ifadesini bulan hiçbir cabbar-ı anid, zorba, müstekbir, beyni taşlaşmış, hak ve hakkaniyetten uzak düşmüş, bedbaht kimseler mucizeye bakıp iman etmemişlerdir. Firavun’a biri diğerinden dehşetli 9 mucize gösterildi, Firavun ve iktidar seçkini zümre (mele’) hiç etkilenmedi, diğer sapkın kavimlerinde de müstekbirlerin mucizeler karşısındaki inatçı tutumları aynıydı. Ama yine de peygamberler mucize göstermeye devam ettiler, çünkü onların muhatap aldıkları müstekbir zümre değil, bu zümrenin etkisi altındaki halk, toplumdu. Onlar İbrahim Aleyhisselam gibi mucize ile zorbaların kitlelerin beyinleri üzerinde kurdukları blokajları yıkmak, zihinleri, akılları özgürleştirmek istiyorlardı. İbrahim’in kırdığı put önyargıydı, önyargı parçalanınca olgu (hakikat) -bir an için olsa dahi- ortaya çıkmış oldu. İbrahim’in babası dahi Ur halkı hakikat ışığına rağmen küfür bataklığında ısrar ettilerse, Sara ve Lut tarihin tevhid yürüyüşüne katılmak üzere İbrahim’le yola çıktılar.

Mezhep konusu sandığımızdan daha hayati derecede önemlidir. Tarihsel ve Reel İslam’da;

a. Müslümanlar diktatörlükler, monarşiler ve otokrat yönetimler altında yaşıyorsa,

b. Ahlaktan kopuk bir dindarlık Müslüman dünyanın ahlakı olmuşsa, bunun kaynağında mezhep asabiyeti yatmaktadır.

Bu konuya devam edeceğim, inşallah!

 

Kaynak: mirat haber


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —