Ashab-ı Kehf’i sadece geçmişte yaşanmış, olağanüstü bir kıssa olarak okuyanlar büyük bir yanılgı içindedir. Kur’an kıssaları tarih kitabı olsun diye anlatılmaz. Onlar zamana direnmenin, iktidara itiraz etmenin ve hakikati bedel ödeyerek savunmanın evrensel metinleridir. Ashab-ı Kehf de tam olarak şudur. Bir mağaraya sığınan gençlerin değil, bir zulüm düzenine “hayır” diyen bir bilincin adıdır.
O günün dünyasında iktidar tanrılık iddiasındaydı. Hakikat sarayın tekelindeydi. İnanç güçlünün çıkarına göre şekilleniyordu. Gençler ise en zor olanı yaptı. Kalabalığa karşı doğruyu savundu. Sayıları azdı ama vicdanları kalabalıktı. Ne bir orduya sahiptiler ne de arkalarında bir güç vardı. Sadece imanları ve adalet duyguları vardı. Ve bu tiranlar için her zaman en büyük tehdittir.
Ashab-ı Kehf’in mağaraya sığınışı bir kaçış değil bir direniş biçimidir. Bugünün diliyle söylersek bu bir pasif direniş değil, aktif bir reddiyedir. Zira mağara teslimiyetin değil, sistemle uzlaşmamanın sembolüdür. Gençler, “Bu düzenin içinde kalarak temiz kalamayız” dediler. Kirlenmemek için görünür olmamayı seçtiler. Bu modern çağın anlamakta zorlandığı bir ahlaki duruştur.
Bugün Ashab-ı Kehf nerede peki?
Bugün Ashab-ı Kehf bir coğrafya değildir. Ne Tarsus'tadır ne de başka bir mağarada. Bugün Ashab-ı Kehf, hakikatin susturulmak istendiği her yerdedir. Bugün Ashab-ı Kehf, konforu elinin tersiyle itip doğruyu savunanlardır. Kariyerini, makamını, alkışını riske atıp “Bu böyle gitmez” diyebilenlerdir. Herkesin sustuğu yerde konuşanlar, herkesin alkışladığını sorgulayanlardır.
Ashab-ı Kehf kıssası, despot iktidar ile vicdani birey arasındaki çatışmanın erken bir örneğidir. İktidar sadece zorla değil, rıza üreterek ayakta durur. Ashab-ı Kehf, bu rızayı reddetmiştir. “Herkes böyle inanıyor” denilen yerde, “Herkes yanılıyor olabilir” deme cesaretini göstermiştir.
Modern çağda ise zulüm çok gelişmiş ve daha bir karmaşık. Kralın yerini sistem aldı. Putların yerini ideolojiler, paralar, statüler aldı. Kimse “Ben tanrıyım” demiyor belki ama herkes hayatın merkezine başka ilahlar koymamız için bizi zorluyor. Tüket, sus, uyum sağla, sorgulama… İşte bugünün Firavun dili budur.
Bu yüzden bugünün Ashab-ı Kehf’i, illa ki bir mağaraya girmek zorunda değil. Ama bir “mağara ahlakına” sahip olmak zorunda. Yani her çağda kirlenmeye karşı bir mesafe koymak zorunda. Bazen bu mağara bir duruştur, bazen bir yalnızlık, bazen de bedel ödemektir.
Gazze’de bombaların altında direnen çocuk, modern çağın Ashab-ı Kehf’idir mesela. Dünya susarken “Biz buradayız” diyen o insanlar, mağaraya sığınmamış olabilir ama mağara bilincini kuşanmıştır. Onlar, gücün değil hakikatin safında durmanın ne demek olduğunu bütün insanlığa göstermektedir.
Ashab-ı Kehf bize şunu öğretir. Hakikat her zaman çoğunlukta değildir. Bazen hakikat, birkaç gencin kalbine sığar. Bazen bir mağaraya. Bazen de bir avuç insanın onuruna.
Bugün bize düşen soru şudur: Biz hangi saftayız? Kalabalığın güvenli yalanında mı, yoksa yalnızlığın tehlikeli doğrusunda mı?
Ashab-ı Kehf, uyuyarak değil, uyanarak kazandı. Biz ise bugün uyanmamız gerekirken, konforun mağarasında uyumayı tercih ediyoruz. Belki de bu yüzden çağ bu kadar karanlık. Çünkü Ashab-ı Kehf bilinci uykuda.
Ve belki de asıl soru şudur: Bu çağın mağarası neresi? Ve biz, o mağaraya sığınmaya cesaret edebilecek miyiz?