Faysal Mahmutoğlu

Tarih: 28.01.2026 17:19

KÜRTLERİN PAYINA YİNE İHANET DÜŞTÜ

Facebook Twitter Linked-in

İhanet kelimesi, Kürt halkının tarihsel anlatısında ve toplumsal hafızasında çok köklü bir yere sahip; adeta nesiller boyu aktarılan ortak bir sızı gibi.

Tarihsel perspektiften baktığımızda Orta Doğu gibi jeopolitik dengelerin sürekli değiştiği bir coğrafyada, büyük devletlerin stratejik hamleleri arasında kalan halklar çoğu zaman benzer duygular yaşar.

Çatışan çıkarların ortasında, verilen sözlerin reel politikaya kurban edilmesi, halk nezdinde “ihanet” olarak kodlanıyor.

Tarih tekerrür ediyor. Kendi topraklarında sakıncalı görülüp katliamlarla yüz yüze kalmak, göç yollarına düşmek adeta Kürtlerin kaderi.

Coğrafya kaderdir sözünün en sert hissedildiği yerlerden biridir Orta Doğu.

Bu coğrafyada Kürt olmak her ideolojinin ‘güvenlik parantezine’ alınmaktır. Kürde karşı tüm ideolojiler kardeş olur.

Suriye’de camilerde Enfal Suresi’nin okunması istenerek Kürtlere Enfal soykırımı hatırlatıldı.

Kürtler açısından Enfal, Saddam Hüseyin rejiminin 1986-1989 yılları arasında Irak’ta Kürtlere karşı yürüttüğü sistematik yok etme ve soykırım politikasının adıdır.

Şara Enfal ismini yeniden dolaşıma sokma cüretini kimden alıyor?

Türkiye’de ise eş zamanlı olarak kimi İslamcı çevrelerce Furkan günleri (Yevmü’l Furkan) bağlamından koparılarak tedavüle sokuldu. Kürtler her daim bu çevrelerce şüphe kaynağıydı. Kürtler adına hak talep edenler bunların gözünde ya emperyalizm işbirlikçisi ya da Siyonizm ajanıydı.  

Maskelerin düştüğü bir zaman diliminden geçiyoruz.

ABD’nin bölgedeki pragmatik yaklaşımı ile Kürtlerin beklentileri arasında uçurum vardı. Orta Doğu tarihinde sıkça rastlanan bir senaryo.

Suriye sahasında Kürtlerin aleyhine şekillenmesine neden olan temel dinamikler:

ABD, yıllardır “en yakın müttefiki” olarak konumlandırdığı SDG ile olan ilişkisini, Trump yönetiminin pragmatik yaklaşımıyla birlikte yeniden tanımladı.

Washington, Şara yönetimini Suriye’nin meşru otoritesi olarak tanımaya başlaması SDG için çanların çalmasının başlangıcı oldu. Artık ABD için vekil güç Şara yönetimi idi.

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “artık SDG ile değil, Şam ile ortağız” açıklaması Kürtlerin bir “güvenlik aktörü” olarak görüldüğü dönemin kapandığını resmen ilanıydı. Zira SDG’nin meşruiyeti IŞİD’le mücadeleden kaynaklanıyordu. Görülüyor ki ABD bu ihtiyacı başka aktörlerle karşılamayı düşünüyor.

2014’te IŞİD’le mücadelede “dünyayı kurtaran” kahraman olarak sunulan SDG artık ABD için miadını doldurmuştu. Bu da ABD stratejisinin, Kürtleri Suriye’de kalıcı ve bağımsız bir siyasi gelecek sunmayı amaç edinmediğini gösteriyor.

Kaldı ki ABD’nin SDG’ye verdiği destek asla Kürt özgürlük projesi niteliğinde değildi. Kürtlerce böyle algılandı. Veya böyle olmasını istediler.

SDG liderliği, dünyaya kahraman olarak pazarlandığı zaman diliminde sahip olduğu askeri gücü siyasi bir kazınma dönüştüremedi. Bunun nedenleri yazmak bu yazının konusu değil.

18 Ocak 2026’da Şam yönetimi ile SDG arasında varılan anlaşmada, Kürtlerin yıllardır büyük bedeller ödeyerek inşa etmeye çalıştığı “Özerklik” hayalinin büyük ölçüde rafa kaldırıldığı görülüyor.

Şu anki tabloda Kürtlere sunulan “havuç”, vatandaşlık hakları, dilsel özgürlükler ve yerel temsil gibi kültürel haklar.

Ancak bu, Kürtlerin talep ettiği siyasi statüden (özerklik veya federasyon) çok uzak. Merkeziyetçi bir yapının içinde “erimeyi” ifade ediyor.

Kürtlere dayatılan ya merkezi idareye biat veya tasfiye.

Bu durum, Kürtlerin tarihinde sıkça yaşadıkları “ büyük güçlerin stratejik çıkarları değiştiğinde masada yalnız kalma “döngüsünün yeni bir versiyonudur.

Kürtler “silahlı güçle özerklik dönemini kapatıp“ Suriye’nin asıl unsuru olarak anayasal bir kimlik kazanma sürecine girdi. Bu, kısa vadede bir “kayıp” olarak görülse bile uzun vadede daha sürdürülebilir bir kazanıma dönüşme potansiyeline sahip.

SDG ve Şam arasında imzalanan 14 maddelik entegrasyon anlaşması, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gideren ve Kürtlerin taleplerini sivil alana kanalize eden bir “orta yol” olarak kurgulandı.

13 sayılı kararnameyle tanınan Kürtçe eğitim ve vatandaşlık gibi haklar, toplumsal sözleşmeden ziyade, bir ihsan/lütuf olarak sunuldu.

Orta Doğu’nun bir gerçeği olan “kurumsallaşmış demokrasi” eksikliği ve “tek adam/lider” üzerine kurulan siyaset anlayışı pekala bir sabah bir kararnameyle verilen bir hakkın, bir başka sabah konjonktür değiştiğinde aynı hızla geri alınabildiği bir coğrafyadır.

 

Devamı >>>


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —