Bir Batı yapımı olan Arap Baharı sürecinde, Tunus’tan Suriye’ye kadar geniş bir alanda, 1. Dünya Savaşı’nın getirmiş olduğu yıkım sonucunda, emperyalist işgale uğrayan birçok halk gibi, Araplarında onuru zedelenmiş, gururları incinmiş ve örselenmişlerdi.
Araplar, bir de “İslam’ın insanlığa tebliği” olgusu üzerinden kısa sayılacak bir zaman diliminde büyük devlet olma durumunu da bir şekilde kaybedince, bu eziklik ve incinme hâli epey zaman devam etmişti.
Yine, bir de, kendi şanslarına düşen diktatör kabilinden “ısırıcı melikler”in baskısı altında yaşıyor olmaları, onları, yanıltıcıda olsa, Arap Baharı’na inandırmıştı.
Ama özellikle de, düşünceleri, inançları ve emelleri birbirinden farklı olan iç ve dış güçlerinde işin içerisine dahil olmasıyla birlikte, Arap baharının Suriye halkı –özellikle de Araplar açısından- için bir yıkım olduğu görülecekti.
Hemen her şey gözümüzün önünde cereyan etti!
Burada, bir şeye dikkat edelim; Suriye özelinde Arapların yaşadığı hayal kırıklığı ve yıkıma bakıldığında, ortada telifi imkânsız bir durum vardı. Ama aynı durumu, önemli bir kısmı on yıllardır bir kimliğe dahi sahip bulunmayan, bunun ona çok görüldüğü Suriyeli Kürtlerin üzerinden okuyabiliriz.
Bununla birlikte, yekpare bir ülke ve üniter bir devletin varlığına rağmen Suriye Kürtlerinin Arap baharının da etkisiyle ya bağımsızlık ya da en azından” kendi bölgelerinde” kendilerini yönetebilir bir pozisyonda, ülkesel bütünlüğünün bozulmadan, ama temel insani/anayasal haklarının da elde edilerek yaşama düşüncesi, hayalden gerçeğe kendine zemin bulmaya çalışıyordu.
Tam bağımsızlık olmasa da, ülke bütünlüğü içerisinde yaşama düşüncesini, PKK/YPG/SDG dışında kalan “Kürt çoğunluğun nasıl kotaracağı” sorusuna bakıldığında, bunun pek de mümkün olmadığı, süreç izlendiğinde ve ele alınıp incelendiğinde görülecektir.
Bu durum aynı zamanda, ne başta bulunan Esed iktidarı, ne orada parmağı bulunan Batılı güçler, Ruslar, ne de Suriye’yi kendi güvenliği açısından kırmızı çizgi olarak kodlayan Türkiye açısından da mümkün olmayacaktı.
O süreçte, Türkiye kendi güvenlik politikalarını öne sürüp Suriye’nin Kuzey Batısı’ndan başlamak üzere yaklaşık dokuz yüz küsur kilometrelik tüm sınır boyunca, görünürde orada yaşayan halkın hamisi olduğunu yüksek sesle duyurmaya çalışıyordu.
Bu olan biten her şey, görünürde orada yaşayan halkın –başta Kürtler olmak üzere Arap, Türkmen vb.- güveni ve refahı için yapılıyor görünse de, resmiyette Suriye’de var olan Esed rejimi tarafından haliyle kabul görmeyecekti.
Ondan dolayı Esed rejimi, ABD gibi batılı güçlere gücü yetmediğinden bir şey diyemese de, Türkiye’yi “kendi topraklarında” işgalci olarak görüp kodlamıştı. Bu durumda Kürt halkının, Barzanilere yakın duran Suriyeli Kürt partilerinin(ENKS) tüm güçleriyle birlikte Rojava bölgesinin yönetilmesini Irak Kürdistan’ı bölgesel yönetiminden talep etme durumu reel açılardan söz konusu edilemeyeceği için, orayı yönetme PKK’nin Suriye kolu olan YPG’ye kalıyordu.
Kürtlerin, oranın kadim bir halkı olmasına rağmen, Suriye, yaşadıkları “bölünmüş” toprak parçaları içerisinde en az Kürt nüfusa sahip olagelmiştir.
Yüzlerce yıldır orada Kürtler vardı, ama birçok saik açısından en zayıf halka Suriye ve oranın kuzeyi idi.
Bu gerçek bilinmesine rağmen, Türk devletinin, özellikle de 15 Temmuz sonrası, kendisine arız olan birçok zor konuda kendini temizlemesi ve yenilemesi, yenileme uğraşıları sonrasında, terörü bitirme çabaları sonucunda PKK’nın, kuzey’de adım atamayacak bir duruma gelmesi ile Arap baharının da itkisiyle, Suriye’nin kuzeyinde kendine alan açma düşüncesi sonucunda, orada yaşayıp da rejimden memnun olmayan Arap aşiretlerinde katılımıyla SDG diye bir yapı oluşturulmuştu.
Dünyanın ve Türkiye’nin de gördüğü ve gözlemlediği üzere, kapladığı alan ve nüfus çoğunluğu açısından Arap aşiretlerin çoğunluğu oluşturduğu bilinen bir yapı olan SDG, var olan bu yalın gerçekliği görmeden ve halkı da (muhalif ve muvafık) var olan talepleri açısından hiç dikkate almadan Kandil’e bir nevi boyun eğerek adeta “genişlediği ve geliştiği” zehabına katılarak kör bir strateji takip etti.
Öyle bir kör strateji idi ki, kendini “demokrasi taraftarı” gördüğü halde, oranın yerlisi olan Kürtlerin kurduğu Barzani yanlısı partilerin çalışma alanlarını dahi yasaklayacak kadar jakoben davranmıştı.
SDG, bunun böyle gideceğini düşünmüş olmalı ki, rahat davranıyordu.
Sırtını emperyalist bir güce(ABD) dayandırmış ve ondan, -o da bir ABD yapımı olan- IŞİD’e yönelik mücadele için, savaş uçağı ve tank gibi mühimmat dışında epeyce silah tedarik etmişti. Bu da ona güç veriyor ve onun lüksünü yaşıyordu.
Ama kendine özgü iç ve birçok dış olay ve olgununda etkisiyle Devlet Bahçeli’nin, “Öcalan’a umut hakkı” söylemi üzerinden yürüyen ve bazen hızlanan, bazen yavaş ilerleyen çözüm sürecinin bir şekilde Suriye’nin kuzeyine yansıyacağı öngörüsü, sanırım ABD faktörü üzerinden okunduğunda, SDG’nn, o güce güvenerek çözüm sürecinin, kendilerini kapsamayacağını düşünmeye başlaması ve ona göre hareket etmesine bakıldığında, Öcalan’ın sözünün orada geçmeyeceği öngörülmüş olsa gerek.
Bunun yanında, yine ABD’nin etkisi ve bilgisi dahilinde, hangi açıdan bakılırsa bakılsın Selefiliği cümle topluma teşmil etmeye/dayatmaya çalışan HTŞ’nin hiçbir engele takılmadan İdlip’ten ta Şam’a kadar ulaşması ve ülkenin önemli bir alanında hakimiyet kurması, bazı tekil olaylar bir tarafa bırakıldığında, bu hareketlenmenin ülke genelini kapsamasını arzuladığı akıldan varestedir.
Bu olası durumu gören, ama ona prim vermeyen SDG’nin, daha doğrusu karar mercii olan PKK/Kandil/PYD’nin, “ne olursa olsun” Rojava bölgesinin daha da genişleyerek elde kalacağı düşüncesi de, olayların akışına bakıldığında bir kör strateji olarak okunabilir.
Okunabilir, zira SDG’nin asker çoğunluğu, haliyle halk çoğunluğu Arap. Bu bir. İkincisi, Arap aşiretlerin “kendilerine uygun bir zemin oluşturduklarında” ve başta bulunan rejim mahiyetine bakılmadan kendilerine imkan sağlandığında SDG’den ayrılabilecekleri, ülkede varlığını hissettireceği imkân dahilinde olan bir dış güce de angaje olabileceği, akıl sahibi ve oranın kendine has dinamiklerine vakıf olan herkes tarafından bilinen bir şeydi.
Bunu sadece PKK/Kandil/PYD bilmiyor ise, o zaman ortada bulunan stratejik körlükle birlikte, Stalinist geleneğe bağlı olarak maksimalist/ uçuk/uygulanma durumu olmayan anlayışların içerdiği kibir ve onu besleyen ideolojik körlük bir araya gelince “şimdilik” Suriye safhası kapanmış oldu.
Bu ortamda SDG gerilediği halde, Kür halkının kazanımları olmadı mı? Elbette oldu. Onlar: Kürt ulusal bilincinin bugüne dek olmadığı kadar yükselmesi, Şara hükümetinin bunlardan ders çıkarıp kendi halkı olan Kürtlerin vatandaşlıktan kaynaklanan hakları hususunda daha dikkatli davranma durumu; bunun yanında bu durumun Türkiye’ye de yansıyan tarafları var.
Bu konunun Türkiye’ye yansıyan taraflarını da inşallah bu yazının devamı olmasını düşündüğümüz ikinci yazıda ele alabiliriz.