Son dönemde özellikle gençler arasında yaygınlaşan “Kâbe'de Hacılar Hu Der Allah” ilahisi, sadece bir müzik eseri olmanın ötesine geçmiş; Türkiye toplumunda gözlemlenen derin bir manevi arayışın sembolü hâline gelmiştir.
Bu yazı, söz konusu olguyu sosyolojik ve psikolojik boyutlarıyla ele almayı amaçlamaktadır.
Bu ilahinin toplumda geniş karşılık bulması, Türkiye’nin İslam medeniyet kodlarına yabancılaşmış gibi görünse de, özünde bu değerlere yeniden yönelmeye müsait bir yapıyı hâlâ muhafaza ettiğini göstermektedir.
İnanç kökten silinmemiştir; ancak modern yaşam tarzı, sekülerleşme ve kültürel yozlaşma nedeniyle üzeri örtülmüştür.
Bu ilahinin yaygınlaşması, toplumda bastırılmış bir maneviyat ihtiyacının varlığına işaret etmektedir. İnsanlar:
Dinden tamamen kopmak istememekte,
Ancak sahih bir din anlayışından ve tevhid merkezli bilinçten de uzaklaşmaktadır.
Bu durum, Türkiye’de “İslam sosyolojisi”nin zayıfladığı; onun yerine laik ve seküler bir toplumsal yapının hâkim olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu boşluk, duygusal ve kolay ulaşılabilir dini formlarla doldurulmaktadır. İlahi, tam da bu sosyolojik boşlukta karşılık bulmuştur.
Olayın psikolojik boyutu incelendiğinde, özellikle gençlerde belirgin olan bazı temel sorunlar dikkat çekmektedir:
Anlam boşluğu, kimlik karmaşası, gelecek kaygısı ve yalnızlık hissi...
İlahi, gençlere şu duyguları sağlamaktadır:
“Yalnız değilim.”
“Bir yere aidim.”
“Allah beni görüyor.”
Bu nedenle özellikle 5–20 yaş aralığında daha yaygındır. Bu durum, gençlerin manevi bir sığınak arayışında olduklarını göstermektedir.
Modern dönemde din, giderek kültürel bir unsura indirgenmiş; ahlak ve sorumluluk ikinci plana itilmiştir. Tevhid ise ritüel düzeyine sıkıştırılmıştır.
Bu ortamda toplum, “Bir şeyler eksik” duygusunu yoğun biçimde yaşamaktadır. İlahiye yönelim, bu eksikliğe verilen refleksif bir cevaptır.
Ancak unutulmamalıdır ki:
İslam, duygusal bir hareket değildir.
İslam, akıl, inanç, hukuk ve ahlak üzerine kurulu bir hayat sistemidir.
Tarihsel olarak İslam, devrimini coşku üzerinden değil; bilinç, düşünce ve sorumluluk üzerinden gerçekleştirmiştir.
Duygusal merkezli din anlayışı, zamanla şahıs merkezli yapılar üretmiş ve ciddi kırılmalara yol açmıştır.
Bu sürece toplumda iki temel yaklaşım hâkimdir:
1.Aşırı Korku Cephesi
“Ülke karanlığa gidiyor.”
“Şeriat geliyor.”
“Gericilik artıyor.”
Bu kesim, toplumsal gerçekliği yeterince okuyamamaktadır. Bu ilahiler siyasi değil, ağırlıklı olarak duygusaldır.
2.Aşırı Coşku Cephesi
“Dirildik!”
“İslam geri geliyor!”
“İnşa başladı!”
Bu yaklaşım ise romantik bir yanılgıdır. Çünkü:
İlahi iman değildir.
Coşku bilinç değildir.
Kalabalık istikamet değildir.
Bu ilahilerin toplumsal karşılığının bazı müspet yönleri vardır:
Allah’ı hatırlatmaktadır.
Dini görünür kılmaktadır.
Gençleri tamamen kopmaktan korumaktadır.
Sekülerleşmeye karşı refleks oluşturmaktadır.
Bu yönleriyle dikkate değerdir.
Bununla birlikte önemli riskler de bulunmaktadır:
Dinin müzikleşmesi riski
Duygunun akidenin önüne geçmesi
Kişi merkezli dindarlığın güçlenmesi
İmanın yüzeyselleşmesi
Eğer din:
Sadece ağlamakla,
Coşmakla,
Söylemekle sınırlanırsa,
yaşanmaz hâle gelir.
Tevhid, şahıslara değil, doğrudan Allah’a bağlanmaktır. Din, popüler figürlere endekslendiğinde zedelenir.
Tarih göstermektedir ki:
Şöhret, para, alkış,
her zaman ciddi bir imtihandır.
Eğer:
İhlas korunmazsa,
Hesap verilebilirlik olmazsa,
Eleştiri kapatılırsa,
bozulma kaçınılmazdır.
Bu, sadece bireylere değil tüm yapılara özgü bir risktir.
Bu ilahinin yayılması:
Bir fıtrat çağrısıdır,
Bir uyanış belirtisidir,
Ancak bir diriliş değildir.
Bu süreç bir başlangıç olabilir; fakat nihai hedef değildir.Bir kıpırdama ama harekat değildir.
İlahiyi seslendiren Celal Karatüre, muhtemelen bu etkinin bu ölçüde büyüyeceğini öngörmemiştir. Artık eser, bireysel bir üretimin ötesine geçmiş ve toplumsal bir fenomene dönüşmüştür.
Bugün yaşanan süreç, hakikatin üzerindeki örtüyü duygu yoluyla aralama girişimidir. Ancak gerçek diriliş, ancak akıl, ahlak ve sorumlulukla mümkündür.
Asıl soru şudur:
Bu ilahiler bizi:
Namaza, ahlaka, adalete ve sorumluluğa götürüyor mu?
Eğer götürüyorsa hayırlıdır.
Eğer sadece insanları coşturuyorsa bu tehlikelidir.
Bizim hedefimiz:
Duygusal İslam değil, bilinçli İslam anlayışı ve
Tevhid merkezli bir diriliş olmalıdır.
“Hu der Allah” zikrini sadece bir coşku değil, bir hayat bilinci hâline getirebildiğimiz gün, toplumda gerçek bir gedik açılacaktır.
O zaman söyleyebiliriz:
“Surda bir gedik açtık.
Mukaddes mi? Mukaddes.
Ey zalim rüzgâr, artık ne yandan esersen es.”
Şu an duygusal ve coşkuyla söylenen bu ilahinin surda bir gedik açmadan uzak popüler din anlayışının olduğunu malesef hayretle ve ibretle izlemekteyiz.
Selam ve dua ile.
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog