Sözler, çaresiz bir biçimde, dönüp dolaşıp hep aynı noktaya geliyor. Nasıl gelmesin ki buna mugayir gerçek bir ihtimal belirmemekte ufukta. Sadece İslam dünyası değil, 1492’de Avrupa’dan yola çıkan sömürgeci tasallutun istilasına maruz kalan tüm öteki dünya da hâlâ kendisine özgü bir etkinliği ve direnişi ortaya koyabilmiş değil. Ve maalesef, adeta sömürgeciliği mazur göstermek için sıkça dillendirilen şu sömürüye maruz kalma boşluğunu ortaya çıkaran etken ise sadece basit bir siyasi ve askeri güç asimetrisine dayanmaktan öte, düşünsel ve kültürel bir asimetriye dayanır.
Yine de son günlerde umut verici bazı emareler belirmekte. Sömürgeci blokun ana ekseni ve günümüzdeki etkin taşıyıcısı olan ABD-İsrail’in, bu güce karşı koyan İran-Hamas direnişini bir türlü yenilgiye uğratamamalarından daha ötesi, İslam dünyasındaki genel sessizliğe ve tepkisizliğe de karşı, özellikle de ABD üniversitelerinde ortaya çıkan o bariz itiraz ve direniş. Ve daha da ironik olanı ise tarihi adeta başa döndüren bir biçimde, 1492’nin referans noktası olan İspanya’nın bu yeni-sömürgeci zulme dünyadaki en açık tepki koyan ülke olması. Ne derler: yarayı ancak yarayı açan iyileştirebilir…
Bir başka ironi ise Yahudi halkının araçsallaştırıldığı bu ölümcül gidişatın en büyük mağdurlarının da yine bu halkın olması. Yahudileri ya öldüreceksin ya da öleceksin kıskacına alan bu açmaz, birçok Yahudi’yi sonu intiharla sona eren ölümlere zorlar: Stefan Zweig, Walter Benjamin, Paul Celan… Stefan Zweig, İkinci Dünya Savaşı sürecindeki Yahudi soykırımı karşısında intiharla son bulan hayatını sona erdirmezden önce, bir bakıma kendi dramını da dile getiren, Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castellio Calvin’e adlı bir kitap yazar. Bu anlatıda kendisi de bir reformist âlim olan Sebastian Castellio’nun, baskıcı bir din anlayışına sahip olan Protestan Jean Calvin’e karşı mücadelesini anlatır. Ne var ki faşizmin uyguladığı soykırım süreci, Zweig gibi ırkçılığa karşı mesafeli Yahudilerin bakış açısının silindiği ve bir bakıma faşizmin soykırım mektebinde yetişen Siyonist Yahudilerin öne çıktığı hınçlı ardıllar bırakır.
Günümüzde fiili olarak İsrail’in üstlendiği yerleşimci sömürgeciliği mazur göstermek için sıkça dillendirilen sömürüye maruz kalma yani halksız topraklar boşluğuda esas olarak düşünsel ve kültürel bir boşluktan ziyade arkasında sömürgeci bir tasallut stratejisinin olduğu iktisadi ve askeri bir asimetriye dayanır. Yine de bir açıdan da doğrudur bu. Zira Cemaleddin Afgani’nin Hintlilere söylediği gibi şayet yerli halklar isteseler tükürükleriyle bile sömürgeciyi ülkelerinden kovarlardı ama sömürgecinin kendisinin de krize girdiği bir sürece değin bunu başaramadılar. Başaramadılar çünkü Malik b. Nebi’nin söylediği gibi, sömürüye uygun hale geldikleri bir madunlukla maluldüler.
Siyonist Protestanlar sömürgeciliğin öncülüğünü yaptıkları gibi bu emellerine araçsallaştırdıkları Siyonizm’i de desteklerler. Bir ütopya olarak işgal ettikleri Kuzey Amerika’da yaptıkları ilk şey yerli halkın katlidir. İkinci önemli hedefleri ise Siyonist Yahudileri vaat edilen topraklarına kavuşturmak için Filistin’e yerleştirmek. Bu ise bir başka soykırıma yol açar.
İsrail devleti sözüm ona bölgedeki boşluğu doldurmak için ortak bir girişim, yerleşimci bir yeni sömürgeciliktir. Sınırları ve ilkeleri belirsiz yegâne ülke olan İsrail, en başından beri, Ronen Bergman’ın kitabının başlığındaki ibareyle önce sen öldür ilkesiyle hareket eden hınçlı bir güruhtur ve gerek Siyonist sermayenin gerekse de Neocon Evanjelik siyasetin desteğiyle, BM ilkelerini hiçe sayan bir şımarıklık ve saldırganlık içerisindedir.
Son saldırganlık süreci ise 7 Ekim 2023’deki Hamas’ın, Gazze halkının mahkûm kılındığı o kapatılmışlığı açmak için başlattığı isyanına verilen oldukça aşırı tepkiyle tüm bölgeyi bir savaş alanına çevirmesiyle başlar. Denizle ve aşılamayan surlarla çevrilmiş, giriş çıkışların İsrail denetiminde olduğu bir açık hava cezaevinde yaşamaya mahkûm kılınan Gazze halkının bu çaresiz çıkışlarının karşılığı yüz bine yakın ölüm ve yüzbinlerce yaralıdır. Tabii ki bu orada da kalmaz. Hamas’ın destekçisi olan Hizbullah, Yemen ve İran üzerindeki saldırılarla da sömürgeci tasallutun yayılmacı stratejisi sürdürülür. İki yıl sonra, Gazze’nin yerle bir edildiği bir aşamada onaylanan barış anlaşması ise gerçekte İran’ın etrafını saran ABD üsleriyle donatılmış olan bölge ülkelerinin bu yeni-sömürgeci güce boyun eğmesinin ilanıdır.
Hindistan’a gideyim derken sadece Amerika Kıtasını değil, sömürgeciliği de keşfeden Kristof Kolomb’un başlattığı o 1492 sonrasındaki sömürgeci tasallut, Haiti’de başlayarak, tüm Avrupa ülkelerinin seferber kılındığı bir süreçte, yeryüzünün hemen her noktasına sirayet eder. Gerekçe ise tıpkı İsrail’in yerleştirildiği Filistin topraklarının halksız topraklar olarak tanımlanması gibi, buraların insansızlığıdır. Yerli halklar insan olarak kabullenilmediği için katledilmekten köleliğe, sömürülmekten tecavüze kadar her türlü tasalluta maruz bırakılır. Sömürgeci fatihlerin nazarında onlar insan değillerdir çünkü akılları ve dinleri yoktur; yani beyaz değillerdir ve işgalciler gibi konuşamamaktadırlar. Kendi varsaydıkları tezlerle meşrulaştırılan katliamlarla yeryüzünün bugüne kadar en vahşice cinayetlerini işleyerek en büyük soykırımını yaparlar. Böylece aslında hiç de boş olmayan toprakları vahşice boşaltmışlar ve sömürgeleştirmeye müsaitleştirmişlerdir.
Yüzyıllarca süren bu katliam, işgal edilen toprakların doğal ve kültürel tüm zenginliklerinin Avrupa’ya taşındığı bir sömürü sürecini kolaylaştırır. Aslına bakılırsa gerçek vahşiler kendileridir ve üstelik de hırsızdırlar. Ama sonuçta belirleyici olan ateşli silahlar ve bunun yarattığı katliamları meşrulaştıran bir antropolojidir. Bu yolla yaratılan jeopolitik boşluğun doldurulması içinse giderek kendi aralarında da kanlı savaşlar ortaya çıkacak ve sonuncu küresel savaşları akabinde yaşadıkları yıkım, sömürge halklarının özgürlüklerini kazanmaları için de bir fırsat sağlayacaktır. Bu sürecin ironik yanı ise sömürge halkların mücadelesine öncülük edenlerin pek çoğunun da bizzat sömürgecilerin mekteplerinde yetişmeleridir. Simon Bolivar, Sultan Galiyev. Mahatma Gandi, Franz Fanon, Aime Cesaire, Malik b. Nebi, Malcolm X, Nelson Mandela… gibi.
Gerçi yeryüzündeki halklar hâlâ tam olarak özgürleşmiş değilseler de birçok ülke bağımsızlaşmış durumda. Ama bu bağımsızlığın içi tam olarak doldurulmadığı için hâlâ süregiden özellikle de jeopolitik boşluk ve düşünsel yetersizlik, birçok ülke üzerindeki sömürgeci tasallutun doğrudan ya da dolaylı bir biçimde sürdürülmesine yol açmaktadır. Öyle ki bu durumu çözümlemek için Hindistan’da oluşturulan Maduniyet Mektebi ve aynı süreçte Güney Amerika’da oluşturulan Özgürlükçü Teoloji akımı, ancak 1980’lerde sivil toplumsal hareketler olarak faaliyete geçebilmiştir.
Ne var ki koskoca İslam dünyasında buna tekabül eden bir mektep oluşturulmadığı gibi, bu ülkelerin oluşturduğu sözümona teşkilat, İsrail’in Gazze saldırılarını kınayacak bir kararı bile çıkaramamıştır. Oysa onlar, vakti zamanında Cemaleddin Afgani’nin Hindistanlılara söylediği gibi, şayet isteseler İsrail’i tükürükleriyle bile boğarlardır ki bırakın bunu, İsrail’in birçok lojistik desteği bile bu ülkelerce sağlanmaktadır. Söz gelişi petrolü, Azerbaycan-Türkiye üzerinden temin edilmektedir. Gazze soykırımı sırasındaki İslam dünyasının genel sessizliğine karşı ise özellikle de ABD üniversitelerinden bariz bir tepki yükselir. İslam dünyasının ilahiyatçıları ise netameli konulara girmektense, İsrail’i meşrulaştırmak için, ehli bidatle ehli kitabın hangisinin daha evla olduğu gibi konularla boğuşup dururlar.
Nitekim ABD-İsrail neo-Siyonizm’inin saldırganlığı karşısında da sus pus olan bu kesimlerin birçoğu, fısıltı kabilinden de olsa meselenin bu yönlerini dikkate alarak başını Şii İran’ın çektiği ve özünde sömürgeci bir tasalluta direnişi esas alan direniş cephesinin yanında yer almaktansa sessiz kalmayı ve hatta ehli kitap olarak gördükleri ABD-İsrail işbirliğinin yanında yer almayı daha evla görmektedirler. Bu kadar cesur, ahmak ya da sorumsuz olmayanlar ise ABD’nin Avrupa’yı bile hiçe saydığı bir NATO gücünün içerisinde olmayı, Çin ve Rusya’nın da içinde olduğu bir karşı cepheden evla olacağına dair hikmetler üretmektedirler.
Anlaşılan o ki bu tür aklı evveller sömürgeci tasallutun hâlâ sürmekte olduğunun farkında değiller. Bunun en bariz misali ise akademilerde yayınlanan eserlerin ve oralardaki öğretim üyeleri kadar öğrencilerin de niteliği değil mi? Nitekim gerek Gazze’ye gerekse İran’a yönelik saldırılar karşısında, bu saldırıların doğrudan muhatabı olan İslam ülkelerindeki tepkiler, ABD ve hatta Avrupa ülkelerinin akademilerindeki tepkilerle asla mukayese bile edilemez. Hatta buralardan duyulabilir tepkiler çıkmadı dense bile yeridir. Ve hatta halkların tepkileri için bile benzeri şeyler söylenebilir. Nitekim en manidar tepkiyi veren ülke de, sömürgeci gemilerin ilk kez yola çıktığı ülke olan İspanya oldu. Ve hatta Gazze halkına destek için yola çıkan küresel Sumud filosu bile bu ülkeden yola çıktığı halde içlerinde Türkiye’nin de olduğu birçok İslam ülkesi bu gemileri limanlarına bile yaklaştırmadılar.
Ve şayet gerçekten bir asimetrik boşluk varsa, tam da bu değil mi? Halkının siyasal sorumluluktan uzaklığı ve cesaretsiz(leştirilmiş)’liği, akademisinin düşünsel niteliklerden ve gerçek anlamdaki bir bilimsel çabadan ve yetkinlikten yoksunluğu, siyasetçisinin toplumu bu durumdan çıkarma çabası yerine sömürgeci güçlerin yanında yer alma çabası değil mi? Durum böyle olduğu hâlde, ülkelerine sömürgeci güçlerin askeri üslerini, silahlarını ve radarlarını yerleştirip ardından da bir ölüm kalım savaşında sömürgecinin yanında yer alıp direniş cephesinin kollarını tutmak anlamına gelebilecek bir biçimde bu üslerin neden bombalandığını şikâyete hakları var mı?
Dünyanın bu en kritik coğrafyasında, postkolonyal sömürgeciliğe karşı uzun süredir ısrarla direnenin neden sadece İran oluşuna gelecek olursak, meselenin mezhebi, jeostratejik ve tarihsel yönleri bir yana, asıl neden, İran’ın kültürel, bilimsel ve düşünsel geçmişine dayanır. Çünkü İslam dünyasında günümüze değin bu konulardaki en fazla etkinlik ve üretim İran coğrafyasında yapılmıştır ki bu coğrafyada Farslılar kadar Türkler, Şiiler kadar Sünniler de yaşamıştır. İslam dünyasının en seçkin âlimleri, düşünürleri, aydınları, şairleri ve sanatçıları bu havzada neşvünema bulmuştur. Bir halkın cesaretini, ferasetini, onurunu, tekniğini, üretim kapasitesini ve karşı koyma direncini belirleyen ise işte bu parametrelerdir. Böylesi bir halkın uzun süre sömürgeci tasallutun altında tutulması ise mümkün değildir. Sair halklar ise ne yazık ki içlerinde bulundukları durumu çözümlemek kadar düşürüldükleri o insanlık onurundan yoksun halin değerlendirmesini yapmaktan ve bu durumdan çıkma çabasına yönelmekten de yoksundurlar.
Kaldı ki özellikle de Körfez ülkeleri, coğrafyalarının kendilerine bahşettiği petrolün gelirini hovardaca harcayarak ve ülkelerinin değerlerini sömürgecilere peşkeş çekerek, nebevi öğretiye asla uyarlı olmayan bir biçimde kaskatı bir sınıfsal egemenliğin sarhoşluğu içinde yaşamaktadırlar. Uzak Doğu’dan getirdikleri hizmetçilerini köleleştirerek, nitelikli hizmet alımlarını ise yine dışarıdan getirdikleri kişilere yüksek ücretlerle gördürerek ve özellikle de ABD’ye yüksek çıkarlar sağlayarak, tıpkı Hindistan’daki gibi adeta bir kast sisteminde hiçbir şey üretmeksizin yaşamaktadırlar. Bu koşullar altında duçar olacakları durum, tıpkı ataları Âd, Semud, Eyke ve Medyen halkları gibi zelil bir biçimde yerle yeksan olmaktan başka bir şey değildir.