Nevzat KAYA

Tarih: 15.01.2026 09:03

İslam'ın Devrimci Çağrısı

Facebook Twitter Linked-in

İslam, bugün bazı çevrelerin sandığı gibi sadece bireysel ibadet alanına sıkıştırılabilecek bir “inanç meselesi” değildir. Bilakis İslam, tarih boyunca hayatı yeniden kurma iddiası taşıyan bütüncül bir varoluş teklifidir. Bu teklif; ahlakı siyasetten, adaleti ekonomiden, vicdanı kamusal alandan ayırmaz. Çünkü İslam, parçalı değil; bütüncül bir hakikat tasavvurudur.

İslam, normatif, evrensel, ilahi bir dünya görüşüdür. Yani sadece “olanı” değil, “olması gerekeni” de tanımlar. İşte tam bu noktada dava başlar. Çünkü “olması gereken” ile “olan” arasındaki mesafe büyüdükçe, Müslüman için tarafsızlık diye bir lüks kalmaz. Tarafsızlık, çoğu zaman zulmün yanında saf tutmaktır. Pasif meşrulaştırma dedikleri şey budur. Yani susuyorsan, olan bitene razısın demektir.

İslam'ın devrimci karakteri tam da buradan beslenir. Devrim; sadece sokakla, sloganla, öfkeyle tanımlanmaz. Asıl devrim, zihinde başlar. Batı merkezli düşünce sistemlerinin “normal” diye dayattığı adaletsizliği reddetmekle, tüketim kültürünün kutsallarını sorgulamakla, gücü hak zanneden anlayışa karşı çıkmakla başlar. Bu, epistemolojik bir başkaldırıdır. Yani bilginin kaynağına, ölçüsüne ve amacına dair bir itirazdır.

Bugün bize “ılımlı olun” diyenler, aslında itaatkar olmamızı istiyor. “Siyasete bulaşmayın” diyenler, adaletsiz düzenin devamını garanti altına almak istiyor. Oysa İslam, peygamberler tarihiyle sabittir ki, her zaman düzen bozucu olmuştur. Firavun’un düzenini Musa bozdu. Mekke oligarşisini Muhammed Mustafa (s.a.v.) sarstı. Çünkü hak, mevcut düzenle çoğu zaman ters düşer.

İslam, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenlerin davası değildir. Bu dava, komşusu açken tok yatmayı utanç sayanların, haksızlık karşısında “bana ne” demeyenlerin davasıdır. Camiyle sınırlı bir dindarlık değil; pazarda, sokakta, mahkemede, kürsüde ve vicdanda karşılığı olan bir duruştur.

Elbette bu duruş, düşünsel bir derinlik de ister. Slogancı bir romantizm değil; ilkeye dayalı bir mücadele gerektirir. Aksi hâlde dava, duygusal patlamalara indirgenir ve sistem tarafından kolayca pasivize edilir. Bugün yapılması gereken; İslam’ın adalet, emanet, ehliyet ve sorumluluk ilkelerini çağın diliyle yeniden üretmek ve bunu hayata taşımaktır.

İslam davası, geçmişe ağıt yakma işi değil; geleceği inşa etme sorumluluğudur. İnandığını hayata taşımayanların değil, bedel ödemeyi göze alanların omuzlarında yükselir. Evet, bu dava rahatsız eder. Çünkü hakikat, her zaman rahat kaçırır.

Bugün bu hakikati en çıplak hâliyle Gazze’de görüyoruz. Gazze, sadece bombaların düştüğü bir coğrafya değil; İslam davasının yaşayan bir aynasıdır. Orada yıkılan binalar değil sadece; insanlığın ikiyüzlü hukuk anlayışı, seçici vicdanı ve çıkar merkezli ahlakı da yerle bir olmaktadır. Dillere pelesenk olan "uluslararası düzen” diye adlandırılan yapı, Gazze’de iflas etmiş durumdadır. Çünkü hukuk, güçlünün elinde bir araca dönüştüğünde adalet olmaktan çıkar.

Bu dava, “idare edelim, susalım, geçer” diyenlerin davası değildir. Bu dava; mazlumun yanında durmayı, bedeli ne olursa olsun adaletten sapmamayı gerektirir. Gazze, bu duruşun kanla, sabırla ve direnişle yazılmış adıdır.

Evet, Gazze sadece bir şehir adı değildir. Gazze, çağın vicdanıyla yapılan açık bir hesaplaşmadır. Betonun, tankın, paranın ve küresel sessizliğin; imanla, sabırla ve direniş ahlakıyla yüzleştiği yerdir. Orada bombalar düşerken aslında bir halk değil, bir düzen hedef alınmaktadır. Gazze’ye bakıp susan bir dünya düzeni meşru değildir. Ve direniş, bir tercih değil; bazen insan kalmanın tek yoludur.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —