Yusuf YAVUZYILMAZ

Tarih: 01.03.2026 18:29

İSLAM DÜŞÜNCESİ VE KUR’AN

Facebook Twitter Linked-in

"İdealin gelecekte gerçekleştirilmesi gereken bir görev olarak yüklenmediğinde, idealize, edilmiş bir geçmişe dönüş miti yaratılmaktadır."

( Şaban Ali Düzgün, 21. Yüzyıl İçin Din, Otto yayınları, s: 34) 

 

İslam düşüncesine göre hakikat, insanüstü ve hata etmesi mümkün olmayan bir kaynaktan gelir. Bu anlamda hiçbir insan, konumu, bilgisi ve birikimi ne olursa olsun hakikati kuşatamaz. Sadece onu anlamak için zihinsel bir çaba gösterir. Allah mesajını tarih üstünden insanın hayatını sürdürdüğü, beşeri ilişkilerini yaşadığı tarihsel alana indirir. Ancak mesaj bir yönüyle insan bilincine (Muhkem) , diğer yönüyle sürekli tefekküre açıktır. (Müteşabih)

İnsanın yeryüzü macerası sürdüğü müddetçe anlama çabası da devam edecektir.

"İnsanlar arasında üstünlük yaratan özellikler ontolojik değil, manevi, entelektüel ve ahlaki özelliklerdir. Bu özellikleri herkes elde edebilir. Ahlaki ve manevi gelişimin sonu yoktur. "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak" ifadesi bu gerçeği anlatır. Ahlaki gelişim her bakımdan mükemmel varlığa yakınlaşmaktır. Bu yakınlaşma eylemi mekânsal değil, makamsaldır."(Kadir Canatan, İnsan Felsefesi, Beyan Yayınları, s: 116)

Dinin asli fonksiyonu insanı sahte bağlılıklardan kurtararak özgürleştirmektir. Allah'ın insanları her tür iç( nefsi arzular) ve dış bağımlılıklardan (gelenek ve toplumsal değerler ) kurtararak hakikat etrafında özgürleştirme eylemi olarak din, insanları köleleştiren bir tutuma ve hak arayışının önünde bir engele dönüşüyor.

Hiç kuşku yok ki, Müslümanların içinde bulunduğu olumsuz durumun iç ve dış nedenleri vardır. Ancak aslolan Müslümanların iç bünyesinden kaynaklanan yapısal sorunlarıdır. Nereden başlanması konusundaki referans Maide Suresi 105.ayettir. " Ey İnananlar! Siz kendinize bakın. Doğru yolu tuttuğunuz sürece hiçbir komplocu size zarar veremez. Dönüşünüz Allah'adır. O sizi ancak kendi yapıp ettiklerinizle yüceltmektedir."

Varlık ve olaylar hakkındaki yargılarımız, varlık ve olayların hakikati ile örtüşüyor mu? Karşılaştığımız çok sayıda siyasal ve sosyal olayın hakikati nedir? Bu hakikatin bizim yargılarımız ile örtüştüğünün ölçütü nedir? Bütün bu belirsizlik ortada iken nasıl bu kadar kesin konuşabiliyoruz?

Herkesin bizim gibi düşünmesi mümkün değildir. İnsanlar dilediği din ve ideolojiyi seçme özgürlüğüne sahiptir. Kur'an diliyle söylersek, dinde zorlama yoktur.

Kur’an’a yöneldiğimizde geleneksel inançlarımızla hesaplaşmak zorundayız. "Örneğin zengin- fakir çatışmasının olduğu ve fakirin sömürüldüğü bir toplumda ' Hepimiz, Müslümanız, kardeşiz. Kavga etmeyelim. Allah böyle takdir etmiş. Bu hiyerarşiyi kabul edelim' düşüncesi üzerine inşa edilmiş bir din, tahrif edilmiş bir dindir. Kuran'a göre tahrif edilmemiş hak din ise zekatın kurumsallaştığı ve Haşr Suresi 7. ayetin işaret ettiği üzere refahın sadece bir kesim arasında dolaşan bir talih olmaktan çıktığı ve herkesin refahtan pay aldığı bir toplumdur. "( Esat Arslan, 21.Yüzyıldan Kuran'a Bakış/ Estetik Boyut, s: 156)

Put, insanı hakikatin bilgisinden uzaklaştıran her tür bağlılık ve ideolojinin adıdır. Lat, Menat, Uzza... salt tarihte kalmış birer sembol değildir. O süreçte put, hak ve hakikat dininin karşısında onu engelleyen ideolojinin simgesiydi. Bugün hak ve hakikatin dini olan İslam'ın önündeki her engel bir puttur.

İyi- kötü, hak-batıl gibi düalizmler yeryüzü macerasının anlamını oluşturur. Çünkü dünya düalizm üzerine bina edilmiştir. Aliya'nın dediği gibi ebedi barış ütopyası doğası gereği materyalisttir. Müslümanın ütopyası cennettir. Bu dünya kıyamete kadar düalizmler üzerinde sürecektir. Düalizmlerin olmadığı bir tasarım kurgusal bir tasarımdır hiç kuşkusuz. Gerçeklikten yoksundur ve ancak felsefi bir yaklaşım olarak kalabilir. Düalizmlerin olmadığı bir tasarım cennettir kuşkusuz. Adem'in yeryüzüne inişi bir düalizm ile başladı. Tabii ki - Kabil bir düalizmin ifadesidir. Düalizmlerin olmadığı bir tasarımı savunmak yerine, olumsuzluğun olmadığı bir insan tasarımını savunmak daha sağlıklı ve tutarlıdır.

Öte yandan insanın içine düştüğü sorunlardan biri hakikat tekelciliğidir. Bu tutumun insanlık tarihinde büyük acılara yol açtığı bilinmektedir. Özellikle yorum üzerinden gidilerek yapılan hakikat temellendirmesi, doğal olarak farklı yorumları düşman kategorisine sokmaktadır. "Hiçbir yorum, düşünce, ideoloji, dini anlayış vb.nin hakikati mutlak anlamda elinde bulundurduğu iddiası olamayacağına göre, farklılıklar arasında özgürlüklerin, etkileşimlerin, tartışmaların belirli bir üslupla cereyan etmesini sağlamaktan başka yol yoktur. Aksi halde eline gücü geçiren her düşünce diğeri üzerinde tahakküm kurarak, hakikat iddiasında bulunacaktır. Nitekim gerek tarihte gerekse bugün farklı din, mezhep, yorum, düşünce ve ekollerin diğeri üzerinde tahakküm kurduğu örneklere hep rastlamaktayız. Gerek Batı, gerekse İslam tarihinde bunlar, toplumların sürekli patinaj yaparak enerji kaybetmelerine sebep olmuşlardır. Aslında düşünce, birikimsel ve etkileşimsel olarak tarihten bugüne gelmiştir. Bunun anlamı; kendisini dışarıya kapatarak 'yegane hakikati elinde bulundurduğuna' inanan bütün bilgisel süreçler ve düşünceler tıkanacaktır. Bilgi ve düşünce farklılıklarla sürekli etkileşim halinde olması gerekir ki, gelişme kaydedilebilsin. Burada önemli olan, ortaya atılan teorilerin, bilgilerin, sonuçların, hipotezlerin 'eşyanın hakikati ile ne kadar örtüştüğü' hep tartışmaların konusu olabilsin."(Mustafa Tekin, Küresel Paganizmle Yüzleşmeler, Mana Yayınları)

Öte yandan, hakikatin tekelleştirilmesi mezhepçi bir bakış açısının da önünü açmaktadır. Bu tekelleştirme üzerinden tekfir faaliyeti yürütülmekte ve insanlar Kur’an’ın yorumu üzerinden birbirlerini öldürmeye varacak kadar fanatikleşmektedirler. Oysa yorum, doğası gereği beşeri zihnin müdahil olduğu bir bilgi türüdür. Bu açıdan yanılgıya açıktır; çünkü onu üreten insan tarihsel, unutkan, bilgisi sınırlıdır. İçtihadın zanni sayılmasının en önemli nedeni de budur. Yorumun mutlaklaştırılması hayatın değişken dinamiğine de aykırıdır.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —