Ahmet Celal Köse

Tarih: 01.02.2026 20:59

İNANCI KALKAN YAPMAK

Facebook Twitter Linked-in

Günümüz toplumunda insani, beşerî ya da ticari ilişkilerimiz çıkmaza girdiğinde, muhataplarımızı ikna edebilmek için çoğu zaman her yolu deneriz. Bazen dostlukları öne süreriz, bazen hatır devreye girer; bazen de hatırını kıramayacağı birinin selamını araya koyarız. Tüm bunlar işe yaramadığında ise sığınılacak son liman çoğu zaman dinî söylemler olur.

Bu noktada en sık başvurulan cümlelerden biri şudur:“Abdestliyim, yalanım varsa…”

Bu ifadeyle aslında namaz kıldığımızı ima eder, abdestin bizi temize çıkaracağını umut ederiz. Oysa burada durup şu soruyu sormak gerekir: Satmakta olduğumuz bir malı ya da sunduğumuz bir hizmeti “abdest” ve “namaz” vurgusuyla pazarlarken, karşımızdaki kişinin yanında küçük bir çocuğun bulunduğunu düşünelim. Ailesiyle eve gittiğinde, söylenenlerle ilgisi olmayan bir hizmetle karşılaşırsa, o çocuğun zihninde abdest ve namaz nasıl bir yere oturacaktır?

Bu noktada şu soruyla yüzleşmek zorundayız: Abdest neyi temizler, neyi temizlemez?

Abdest; ellerimizi, kollarımızı yıkar ve temizler. Yüzümüzü yıkar, ferahlık verir. Ayaklarımızı yıkadığımızda maddi kirlerden arındırır. Ruhumuzu dinginleştirir, iç huzurumuzu artırır, günün daha iyi geçmesine vesile olur.

Bunların hepsi doğrudur. Ancak abdestin temizleyemediği şeyler vardır ki, asıl yıkımı da onlar yapar.

Abdest; kul hakkını temizlemez. Gıybetin açtığı yarayı kapatmaz. İftiranın doğurduğu vebali ortadan kaldırmaz. Fitnenin sebep olduğu toplumsal yıkımı tamir etmez. Adam kayırmanın insanlarda açtığı yarayı yok etmez. Torpille elde edilen makamların doğurduğu adaletsizliği silmez.

Mülakatta hakkı olana değil, selam getirene verilen koltuğun hesabını kapatmaz.

İlk anda işi kolaylaştırıyor gibi görünen bu davranışların, uzun vadede büyük yıkımlara yol açması kaçınılmazdır.

Buradan çıkarılacak ders açıktır: Dünyevî ilişkilerimizde dinî ya da millî değerlerimizi çıkarlarımıza alet etmemeliyiz. Kısa vadede kazanç gibi görünen her şey, uzun vadede ağır bedellere dönüşebilir. Öyle ki; avantayı kâr sayan, rüşveti bahşiş gören, torpili yakına ya da tanıdığa yapılmış bir jest olarak kabul eden bir nesli, farkında olmadan inşa etmiş oluruz.

Daha da önemlisi, bizden sonraki nesiller bu ahlaki zafiyetleri referans alarak bambaşka yollara saparsa, bunun vebali de bizim omuzlarımızda olacaktır.

Oysa yapılması gereken son derece basittir: İnsanı merkeze almak. Herkese hakkını teslim etmek. Adaleti, dinî bir söylem olarak değil, hayatın rehberi olarak benimsemek.

İşte o zaman dinî değerlerimiz, bizi aklamaya çalışan araçlar olmaktan çıkar; hayatımızı bereketlendiren, bizi gerçekten değerli kılan erdemler hâline gelir. Ve işte o zaman abdest, sadece ellerimizi değil, duruşumuzu da temizler.

Böylece bambaşka bir neslin mayası atılır. Bir mal satarken ya da bir işi yaparken insanın aklına ilk olarak atasının sözü gelir. “Babam, dedem derdi ki; aldığın abdest, kıldığın namaz yaptığın işi düzeltmiyorsa, onların hiçbir anlamı yoktur.” der ve işini doğru yapar.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —