ESAT HOCALAR

Tarih: 17.02.2026 17:51

Hadisleri Kur’an’a Arz Etmek Ve Bir Usûl Meselesi

Facebook Twitter Linked-in

Tartışmanın Merkezi Metin mi, Yöntem mi?

Burada gözden kaçırılan temel nokta şudur: Hadis tartışması çoğu zaman metin üzerinden yürütülse de asıl belirleyici olan yöntemdir. Çünkü aynı metne farklı usûllerle bakıldığında farklı sonuçlara ulaşmak mümkündür. Bu nedenle mesele, bir rivayetin hoşumuza gidip gitmemesi değil; hangi ilmî çerçeve içinde değerlendirildiğidir. Usûl değiştiğinde sonuç da değişir.

Son yıllarda hadisler üzerinden yürütülen tartışmalar, yalnızca rivayetlerin içeriğiyle ilgili değildir; asıl tartışma, yönteme dairdir. Hadîse nasıl yaklaşılacağı, hangi ölçünün esas alınacağı ve klâsik usûlün bağlayıcılığının devam edip etmediği meselesi, konunun merkezindedir. Bu sebeple mesele şahıslar üzerinden değil, metodoloji üzerinden konuşulmalıdır.

Mehmet Okuyan ve Abdülaziz Bayındır gibi bazı isimlerin yaklaşımı, hadisleri bütünüyle inkâr etmekten ziyade hadislere farklı bir usulle bakmaktır. Ancak burada önemli bir metodolojik problem bulunmaktadır. Bu yaklaşım, “Hadisleri Kur’an’a arz ederim; Kur’an’a uyuyorsa kabul ederim, uymuyorsa reddederim.” anlayışına dayanmaktadır.

Klasik Usûlde Ölçü Nedir?

Klâsik hadis geleneğinde böyle bir yöntem esas alınmamıştır. Muhaddisler bir hadîsin kabul veya reddini, metni doğrudan Kur’an’la karşılaştırarak değil; öncelikle rivâyet zincirinin (isnadın) sıhhatine bakarak belirlerler. Çünkü hadis ilminde temel mesele, rivâyetin güvenilir şekilde nakledilip nakledilmediğidir.

Hadis Usûlünün Temeli: Adalet ve Zabt

Hadis usulünde râvînin güvenilirliği iki ana esasa dayanır: Adalet ve Zabt.
Adalet, ravinin dinî ve ahlakî dürüstlüğünü; zabt ise hâfıza, dikkat ve rivâyet yeteneğini ifade eder. Muhaddisler bu iki başlık altında toplam on iki şart zikretmişlerdir: Altısı adalet, altısı zabt ile ilgilidir. Bu şartlar cerh ve ta‘dîl ilminin temelini oluşturur.

Bu noktada şunu özellikle belirtmek gerekir: Hadis usûlü, şahsî kanaatlere göre işleyen bir sistem değildir. Kavramları, kategorileri ve teknik terimleri asırlar boyunca oluşmuş bir disiplinin ürünüdür. “Sahih”, “hasen”, “zayıf”, “şâz”, “muallel” gibi hükümler, keyfî değerlendirmeler değil; belirli kriterlere dayalı ilmî tasniflerdir.

Adalet Yönünden

Adalet yönünden râvîde şu kusurlar bulunmamalıdır: Doğruluk vasfını zedeleyecek yalancılık (kizbü’r-râvî), açık fısk, aşırı ve sapkın bid‘at, kimliğinin ve hâlinin bilinmemesi (cehâlet), ahlakî güveni sarsacak ağır kusurlar. Râvî takva sahibi ve güvenilir olmalıdır. Bu nitelikler zedelenirse ravi terk edilir ve rivayeti kabul edilmez.

Zabt Yönünden

Zabt yönünden ise râvînin güçlü bir hâfızaya sahip olması, sık hata yapmaması (fuhş-ı galat), aşırı dalgın ve dikkatsiz olmaması (fuhş-ı gaflet), güvenilir ravilere aykırı rivâyet etmemesi (şâz ve münker durumuna düşmemesi), vehim ve karıştırma yapmaması gerekir. Hâfıza zayıflığı veya ciddi hatalar rivayetin derecesini düşürür; ağır kusurlar ise hadîsi merdûd (ret/kabûl edilmez bir) hâle getirir.

Dolayısıyla klâsik usûlde hadîsin sıhhati, râvînin bu şartları taşıyıp taşımadığına göre belirlenir. Râvî bu kusurlardan uzaksa “sîka” kabul edilir ve rivayeti sahih sayılır. Aksi hâlde muhaddisler onu cerh eder ve rivayeti reddederler. Bu titiz sistem, hadislerin korunmasını sağlayan ilmî bir süzgeçtir.

İşte râvilerde aranan bu şartların tespiti, hadis ilminin “ricâl” ve “cerh-ta‘dîl” adı verilen disiplinleriyle yapılmıştır. Râvilerin adalet ve zabt durumları, doğum-ölüm tarihleri, hocaları ve talebeleri titizlikle kaydedilmiş; kimlerin rivayetinin kabul edileceği, kimlerin rivayetinin reddedileceği belirli usûl kaidelerine bağlanmıştır. Böylece hadislerin sıhhatini belirleyen süreç keyfî bir kanaate değil, sistemli ve kurumsallaşmış bir tenkit metoduna dayanmıştır.

Kur’ân’a Arz Meselesi Gerçekte Nasıl Anlaşılmıştır?

Peki Kur’ân’a arz meselesi hiç mi yoktur? Klâsik literatürde bu, genel ve subjektif bir ölçü olarak değil; istisnaî ve ilmî bir tahkik süreci olarak ele alınmıştır. Şayet zâhiren sahih görünen bir rivayet, Kur’an’ın açık ve kat‘î bir hükmüne veya mütevâtir sünnete aykırı görünürse, âlimler o rivâyeti yeniden incelerler. Bu durumda rivayette gizli bir illet bulunup bulunmadığı, şâz olup olmadığı veya yanlış anlaşılma ihtimali araştırılır. Yani mesele, kişisel kanaate göre “uyuyor–uymuyor” değerlendirmesi değil; ilmî kriterlerle tahkiktir.

Muallakta Gibi Görünen Soru

Ancak burada muallakta gibi görünen bir husus vardır: Yukarıda saydığımız bu şartlar bugün için midir? Yoksa ilk dönemden belli bir döneme kadar gelen muhaddislerin yaptığı değerlendirmeler midir?

Bu sorunun cevabı usûl açısından son derece önemlidir.

Bahsettiğimiz 12 şart, bugün bizim elimizdeki hadis metinleri için yeniden, sıfırdan uygulanacak kriterler değildir. Bu şartlar, hicrî ilk asırlardan itibaren isnad zincirleri canlıyken muhaddisler tarafından uygulanmış kriterlerdir.

Yâni cerh ve ta‘dîl faâliyeti, rivâyet sürecinin aktif olduğu dönemde yapılmıştır. Râviler hayattayken veya onlara ulaşma imkânı varken, hâfızaları, ahlâkları, rivâyet biçimleri tek tek incelenmiş; haklarında hükümler verilmiştir. Bu hükümler de cerh-ta‘dîl kitaplarına kaydedilmiştir.

Dolayısıyla bugün elimizde bulunan sahih, hasen veya zayıf hükümleri; büyük ölçüde ilk dönem muhaddislerinin yaptığı o ilmî değerlendirmelerin sonucudur.

Bugün Yeni Bir Cerh Faaliyeti Mümkün mü?

Bugün bir kimsenin elindeki matbu hadis kitabına bakarak, isnad zincirini fiilen tahkik etmesi mümkün değildir. Çünkü râviler artık hayatta değildir; onların zabt ve adâlet durumunu gözlemleme imkânı yoktur. Bu sebeple bugün yapılabilecek şey, klâsik muhaddislerin verdiği hükümleri incelemek, illet tahlillerini anlamak ve metin üzerinde şerh faaliyetinde bulunmaktır.

Teorik olarak hadis usulü kapalı bir sistem değildir. Usûl kaideleri bellidir. Ancak pratikte yeni bir “cerh ve ta‘dîl” faaliyeti yürütmek mümkün değildir; çünkü malzeme sabittir. Bugün yapılabilecek olan; klâsik âlimlerin hükümlerini mukayeseli olarak incelemek, ihtilaflı rivayetlerde tercih sebeplerini analiz etmek, metin tenkidi yapmak ve hadisin fıkhî veya itikadî yorumunu yeniden değerlendirmektir.

Fakat “Ben bugün Kur’ân’a göre yeniden bir sıhhat elemesi yapıyorum.” demek, klâsik hadis metodolojisinden farklı bir yöntem ortaya koymak anlamına gelir. Bu ise artık cerh ve ta‘dîl çerçevesinde değil; modern bir metin yaklaşımı çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Bu durum, hadis ilminin donmuş veya tartışmaya kapalı olduğu anlamına gelmez. Aksine yapılması gereken, geleneğin içinden konuşmaktır. Geleneği dışlayarak değil; onu anlayarak, kavramlarını içselleştirerek ve usûlünü gözeterek değerlendirme yapmak ilmî tavrın gereğidir.

Tartışma, hadisleri savunma veya reddetme meselesi değildir. Tartışma, dinin ilmî hafızasının hangi yöntemle korunacağı meselesidir.

Sonuç

Netice itibarıyla klâsik hadis anlayışında Kur’an ile sünnet birbirine rakip iki farklı kaynak değil; dinin anlaşılması ve yaşanmasında birbirini tamamlayan iki temel referanstır. Kur’an ibadetlerin temel esaslarını ve çerçevesini ortaya koyar; namazın nasıl kılınacağı, zekâtın nasıl uygulanacağı ve haccın nasıl eda edileceği gibi ayrıntılar ise Hz. Peygamber’in uygulamasıyla muşahhaslaşır. Sünnet bu yaşanmış pratiğin adıdır; hadis literatürü ise o pratiğin metne dönüşmüş hafızasıdır. Muhaddislerin geliştirdiği cerh ve ta‘dîl sistemi de bu bütünlüğü korumaya yöneliktir. Meseleyi doğru zemine oturtmak, tartışmayı sağlıklı bir mecraya taşımak açısından zarûrîdir.

Geleneği olmayan din yaşanmamış; yaşanmamış din korunmamıştır.
İlmî geleneğin kaybolduğu yerde usûlsüzlük çoğalır; iddia ilmin önüne geçer.
Din geleneğiyle yaşar, usûlüyle ayakta kalır.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —