Menü Haber Duruş Sizin De Bir Duruşunuz Olsun
Yusuf YAVUZYILMAZ

Yusuf YAVUZYILMAZ

Tarih: 10.03.2026 12:26

GELENEK

Facebook Twitter Linked-in

Toplumsal hayatın önemli bir bileşeni olan gelenek, tümüyle karşı çıkılacak bir olgu değildir. Gelenek, içinde toplumsal hayata yön veren iyi ve kötü unsurları barındırır. İslam hukukunun kaynaklarından biri de ‘örf’tür. Örf İslam'a uygun geleneksel davranış kalıbı anlamına gelir ve bu anlamda İslam hukukunun kaynaklarından biridir. Ancak İslami değerler büyük ölçüde gelenek tarafından sarılmış ve işlevsizleşmiştir. Gelenek kül ise İslam külün içindeki köz gibidir. Üstü örtüldüğü için toplumu dönüştürme işlevini yeterince yerine getirememektedir. Közü ortaya çıkarma çabası tarihsel olarak sürekli bir ihya çabadır. Aslına bakılırsa İslamcılığın ortaya çıkış nedenlerinden biri de, İslam’ı geleneksel yapının içinden çıkararak özüne dönüştürmektir. Bu çaba Kur’an ve Sünnete dönüş olarak sistemleştirilmiştir. Ancak bu çabanın başarıya ulaşması kolay değildir. Bunun en büyük nedenlerinden biri, geleneğin dinin dilini kullanarak yeni bir dini anlayış inşa etmesidir. Dolayısıyla geniş halk kitlelerinde geleneğe yönelik her eleştiri, dine yönelik eleştiri olarak görülmekte ve karşı çıkılmaktadır. 

İnsanların çoğunluğu basit bir hayat tasavvuru içinde ömür tüketiyorlar. Bu sıradanlığa bir felsefe üretmek de gerekiyor. Dünya tarihine damga vuran büyük zihinler sıradanlığı aşıp, hayatın anlamına yoğunlaştılar. İnsanlığın temel sorunu, anlamlı bir hayatın nasıl yaşanacağı konusundadır. Platon'un mağarasında gölgelere bakarak yaşayan hayatın anlamından yoksun kişiler için asıl düşman, gerçeği görenler ve onları uyandırmaya, gölgelerin ardındaki gerçeği göstermeye çalışanlardır. Alimin, aydının entelektüelin kaderi budur. Aziz Peygambere en büyük düşmanlık, geleneğin kalıplarında yaşayan insanlardan gelmiştir. Sonra onu takip edenlerden bir kısmı kendi yaşam algılarına göre bir peygamber üretmeye ve bir din anlayışı oluşturmaya çalışmışlardır. Sonuçta Muhammed İkbal'in deyimiyle ortaya Hz. Peygamberin bile gördüğünde şaşıracağı bir inanç biçimi çıkmıştır.

Bir Müslümanın amacı rahat ve konforlu bir yaşam olabilir mi? Eğer hayatın tek amacı bu ise Müslüman olmaya gerek yoktur. Önderimiz Hz. Muhammed ve ilk nesil seçkin arkadaşları hiç de rahat bir hayat yaşamadılar. Onlar Allah’ın belirlediği ahlaki ilkeler çerçevesinde bir hayat yaşamanın, adaletin mücadelesini verdiler. Onlar için rahat ve konforlu bir hayat değil, dünya ve ahiretini kurtaracak, huzurlu bir hayat yaşamak öncelikliydi. Modern dönemde yaşayan Müslümanların büyük çoğunluğu bu bilinçten yoksun maalesef.

Gelenek bazen din içerisine girerek dini bir anlam ve kutsallık zırhına bürünebilir. Bu konuda Hz. Ömer’in Hacerü’l-Esved için yaklaşımı ufuk açıcıdır.  " Biliyorum ki sen faydası ve zararı olmayan bir taştan ibaretsin. Ancak Peygamber sana selam verirken görmeseydim sana selam vermezdim.""Faydası ve zararı olmayan " ifadesi, Kur'an'da putlar için kullanılmıştır. İlginçtir ki bu ifadeyi Hz. Ömer Hacerü'l Esved için kullanıyor ve tepki çekmiyor. Gelenekte Hacerü'l Esved için oluşturulmuş bir kutsallaştırma edebiyatı vardır. Hz. Ömer'in sözünü günümüzde bir Müslümanın aynı sadelikte ve özgüvende söylemesi oldukça zordur. "( Müslüman Düşünce ve Sorunları-1-, editörler: G. Deniz, T.Namlı, Eskiyeni yayınları, s: 101)

Türkiye toplumunun temel sorunu ahlaki çürümedir ve bu ahlaki çürümenin önemli bir ayağı da gelenekten kaynaklanan zaaflardır. “Bal tutan parmağını yalar”, “ Devlet malı deniz yemeyen domuz”, “ Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez”, “Allah kimseyi mahkeme kapısına düşürmesin” vb. deyim ve atasözleri gelenekte çıkarcı, hukuka güvenmeyen, pragmatist ve bencilliği öne çıkaran bir damarın olduğunu gösteriyor. Ekonomi başta olmak üzere diğer sorunları çözmek kolaydır. Ahlaki çürümenin üstesinden gelmek sanıldığından çok daha zordur. Çünkü ahlaki zihniyet diğer bütün alanları olumsuz etkilemektedir. Liyakatsizliğin, nepotizmin, çıkarcılığın, yolsuzluğun salt siyasal alanda olduğunu söylemek mümkün değildir. Toplumsal anlamda bu olumsuz değerlerin yer aldığını ve insanların davranışlarını yönlendirdiğini kabul etmek gerekir. 

Muhafazakar dindarlığın ve milliyetçiliğin yarattığı ahlaki, düşünsel ve toplumsal krizden nasıl çıkılacağı üzerine yoğunlaşmak gerekiyor. Öyle görülüyor ki, dindarlık ve onun pratiği olması gereken yaşam biçimi, siyasal anlamda büyük ölçüde milliyetçiliğin ve muhafazakarlığın, toplumsal anlamda da geleneğin baskısı altındadır. Bu yapının etkili olduğu ve şekillendirdiği siyasal anlayıştan ahlak temelli bir siyaset üretmek kolay değildir. 

İslam insanlığı çöküşe sürükleyen geleneğe karşı daima savaş içinde olmuştur. Bundan dolayı Hz. Peygamber, kendisinin de içinde doğup büyüdüğü Mekke müşriklerinin savunduğu geleneksel yapı ve değerleri yücelten anlayışa karşı mücadele etmiştir. "İslam her zaman iki dünya istemiştir: dış ve iç, ahlaki ve tarihi, mevcut ve gelecek. İslam, bu iki çağrıyla tanımlanabilir. Allah'a ve doğruluğa bağlılığı emreden İslam'ın kötülüğe, şiddete, düşmanlığa, hastalığa, şirke ve hurafelere karşı tek bir mesajı vardır: Savaş." (İslami Yeniden Doğuşun Meseleleri, Aliya İzzetbegoviç, Ketebe Yayınları, sh.10) İslam’da savaş sadece zulme ve zulmün ortadan kalkması için verilen meşru mücadeledir. 

Kuşkusuz İslam geleneğin bütün formlarını reddetmez. Örf, gelenek içinde dine uygun değerlerin adıdır. Bundan dolayı gelenek bütün formlarıyla ve tümüyle olumsuzlanamaz. Her toplumun içinde gelenekten gelen ve bugünlere taşınan pozitif değerler de bulunmaktadır. Kur’an geleneğe yapısını dikkate alarak eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. "Kur'an-ı Kerim, töre ve törenlerin eleştirisi konusunda doğrudan belirli gelenekleri hedef almasa da, akıl ve Hikmet'ten uzak, körü körüne takip edilen gelenekler, atalar kültü ve toplumsal alışkanlıkların sorgulanması gerektiğini vurgulayan ayetler içerir."(Ali Öner, Modern Ulus Devletin Töre ve Törenleri: Güç Tekelleşmesi ve Bilgi Tekdüzeliği Bağlamında Bir Baskı Aracı Olarak Kullanımı, Yetkin Düşünce, sayı:30, s: 33)

Öte yandan gelenek, hakikati taşıyan bir form olarak tanımlanamaz. Geleneğin içinde iyi değerler olsa da, toplumların zaman içinde hakikatten uzaklaştıran bir fonksiyon üretebilir. Nitekim dinler tarihi, Peygamberlere karşı atalardan devranılan geleneksel değerlere dayanarak mücadele edildiğini göstermektedir. Bu yüzden geleneği tümüyle olumlayan siyasal anlayışlara ve ideolojilere eleştirel yaklaşılmalıdır. 

Müslüman alim ve aydının görevi, inancın etrafını saran ve etkisizleştiren geleneksel değerlere karşı, halkına bilinç aşılamaktır; onu her türlü sahte değerlere karşı özgürleştirmektir.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —