Hasan POSTACI

Tarih: 28.01.2026 14:50

GAZZE SURİYE VE İRAN SPEKTURUMUNDAN YANSIYANLAR-2

Facebook Twitter Linked-in

Küresel İstikbarın Ortadoğu coğrafyasında oynadığı kanlı satranç, Gazze sonrası Suriye’de Müslüman Kürt halkı için de göçler, ölümler, açılık ve yoksulluklar üretmeye başladı. Merkez medyanın ısrarla Suriye merkez hükümeti tüm Suriye’de DSG/YPG’yi tasfiye ederek merkezi üniter Suriye’nin inşasını gerçekleştiriyor algı, yorum ve analizlerine rağmen DEAŞ unsurlarının hızla DSG/YPG çekildiği bölgelerde paramiliter küçük marjinal gruplar olarak kendi bölgelerinde yeniden şiddet ve mağduriyetler oluşturduğu haberleri sosyal medya ve bir çok başka ülke medya ajansları üzerinden gündeme geliyor. 

Son operasyon sürecini Ahmet Şara merkezi hükümetinin zaferi ve DSG/YPG’in yenilgisi ve yok edilmesi olarak okumak Türkiye sosyolojisi bağlamında coşku ve zafer ikliminde topluma yansıtılması sürecin saha gerçekliği üzerinden anlaşılmasını ve sağlıklı yaklaşımlar üretilmesini örten, engelleyen ve hatta linçle karşılaşma riskinden dolayı bir korku ve baskılama etkisi meydana getirdiğini görmek gerekir. 

DSG/YPG ile gelinen son durum bir pazarlık sürecinin yaşandığını gösteriyor. Ateşkesin 4 günden sonra 15 güne uzatılması bu pazarlıklarda ABD merkezli bir arabuluculuğun belirleyici olduğu görülüyor. ABD’nin DSG/YPG misyonunu tamamladı, bu nedenle ABD desteğini çekti. ABD’siz DSG/YPG varlığını sürdüremez, Türkiye ABD açısından DSG/YPG’ye karşı tercih edilemez gibi sonuçlar çıkarmak sorunu ve sürecin geleceğini sağlıklı algılanmasını engellediğini belirtmek gerekir. Ayrıca DSG/YPG kendi bölgelerinde bir terör örgütü olarak sivil halka yönelik baskı, zulüm yapıyor, keyfi infazlar gerçekleştiriyor gibi ajitatif söylemlerin DSG/YPG üzerinden geliştirilen düşmanlaştırıcı nefret söylemleri Kürlere yönelik yaklaşımların arasındaki çizgiyi gittikçe belirsizleştiren ve orada Müslüman Kürt halkının yaşadığı göç, açlık ve hak ihlallerini görünmez kılan, önemsizleştiren bir etki yaptığını görmek gerekiyor. Bu yanlış algının odağını ise Suriye Kürtlerinin doğrudan DSG/YPG sorununa indirgenmesi oluşturur.  Sürecin DSG/YPG’nin bir olasılık olarak sonlanması sonrası Türkiye iç ve dış politikada nasıl bir söylem, duruş ve yaklaşım geliştirecek? Yeniden ortaya çıkan DEAŞ unsurları ile ilgili nasıl bir güvenlik stratejisi takip edilecek? İsrail’in Suriye’nin toprak bütünlüğünü işgalleri ile fiilen tehdit etmesi karşısında bir kırmız çizgi olarak ifade edilen Suriye’nin üniter yapısının korunmasına yönelik nasıl bir strateji geliştirecek? Şimdiden İbrahim anlaşmalarına imza atmaya mecbur bırakılan İsrail ve ABD uydusu bir Suriye karşısında Türkiye nasıl bir dış politika izleyecek? Gibi benzer sorulara kuşatıcı yanıtlar verilmesi için çok daha derinlikli analizlere ihtiyaç olduğunun altı çizilerek vurgulanmalıdır. 

DSG/YPG terörü üzerinden kriminalize edilerek Suriye coğrafyasının kadim unsurlarından bir olan Müslüman Kürt halkının temel hak ve özgürlükleri, anadil, kültür, kimlik ve sosyopolitik varlık ve temsiliyetleri ile ilgili evrensel talepleri görünemez kılınmamalıdır. An itibarı ile Kürtlerin yaşadığı Rojava coğrafyasında ve Halep, Rakka gibi güney Suriye şehirlerinde ortaya çıkan insanlık dışı mağduriyet ve hak ihlalleri, insani yardımlara ulaşamama ve gittikçe ağırlaştırılan kuşatma Müslüman sivil Kürtlere gittikçe derinleşen insani bir krizin belirtileridir. Derinleşen insani krizin bir an önce giderilmesi başta Türkiye ve Suriye hükümeti olmak üzere ABD, İsrail ve bölgede etkisi olan Fransa, Hollanda gibi Avrupa ülkelerinin ana sorumluluklarının başında gelmektedir. 

Türkiye özelinde ağırlıklı olarak İslami iklimden gelen gazeteci, aydın, siyasetçi ve akademisyenlerin süreci dini polarizasyonlar üzerinden ayrıştıran, Furkan günleri gibi kan dondurucu bir duygusal ajitasyon dili üzerinden gündemleştirmeleri, vahyin evrensel değerleri, İslam coğrafyalarının vahdeti, küresel istikbarın öznesi olan ABD-İsrail küresel emperyalist zulüm ve zorbalığını ve hatta onunla geliştirilen stratejik ortaklığı gibi çok boyutlu geleceğe dair yeni küresel arayış ve analizleri baskılayarak sığ bir duygu anaforunda konjonktürel meczuplukta çırpınmayı kaçınılmaz kıldığını görmek gerekir. 

Mevcut durumun, yani istikrarız ve kendi iç barışını, birlikteliğini sağlayamamış Suriye fotoğrafının İsrail’in küresel saldırganlık, barbarlık ve hukuksuzluğuna yaradığını görmek gerekir. İsrail’in Gazze süreci sonrası tüm Ortadoğu’da bir çıbanbaşı gibi, kudurmuş bir vahşi canavar gibi kontrolsüzlüğü tüm Ortadoğu ve İslam coğrafyaları açısından jeopolitik ve jeostratejik açıdan en büyük tehlike ve tehdit olduğunun altı çizilerek her an dikkate alınmalıdır. 

ABD ve İsrail küresel istikbarının Suriye sonrası yöneldiği en önemli hedefinin İran İslam Cumhuriyeti olduğunu bir süredir ülkede yaşanan olaylar gösterdi. Daha Mahsa Amini’nin şüpheli ölümü sonrası Tahrandan bir çok kente yayılan rejim karşıtı gösterilerden sonuç alınamadı. İbrahim Reisi ve üst düzey yetkililere yönelik helikopter suikastı İran’da yine hedeflenen değişimi gerçekleştiremedi. Gazze sürecinde İran’a yönelik İsrail saldırıları ile başlayan İran-İsrail/ABD savaşında ağır kayıplar veren İsrail yine istenilen sonuca ulaşamadı. 

Son olarak28 Aralık 2025’te Tahran ticaret merkezinde İran Parasının ağır bir devalüasyonla değer kaybetmesine yönelik başlayan tepki ve gösteriler hızla birçok kente yayıldı. Bu süreçte ABD başkanı Tramp, açıkça sivillerin ölümüne engel olmak için İran’a askeri müdahalede bulunacağını açıklayarak halkın gösterilerinin rejimi devirmesi için gereken her şeyi yapacağı mesajını verdi. ABD ve İsrail’in İran İslam Cumhuriyeti’ne askeri operasyonlarda bulunma tehlikesi, hükümetin yaptığı bazı iyileştirmeler ve dini liderliğin sürece dair olumlu yaklaşımları ile gösterileri sonlanmasına rağmen henüz bitmiş değil.

Yaşanan süreçte üç farklı İran’dan bahsedilebilir. Birinci İran, 1979 İslam Devrimi ile tüm dünyada yeni bir sosyopolitik kırılma yaratmış, küresel emperyalizmi korku ve endişe içinde bırakmış, İmam Humeyni’nin yalın ayaklıların, sırtı çıplakların devrimi olarak tanımladığı bir İran inklabı kimliği olan İran. İnkılabî değerler tüm yeryüzü sistemine karşı “La Garbiye, la Şarkiye, İslamiye- Ne Batı/kapitalizm, ne Doğu/Sosyalizm, tek başına İslam” devrimin yeni dünyaya en net mesajıydı. Büyük Şeytan ABD ve küçük Şeytan İsrail diyerek öncelikli ifsat kaynağına vurgu yapılıyordu. SSBC lideri Gorbaçov’a gönderilen davet mektubu Doğu’nun ortak kaderini sahiplenme çağrısı olarak ta okunabilir. 

Birinci İran’ın önemli evrensel dinamiklerinden bir de Kudüs ortak paydası üzerinden İslami vahdetin etnisite ve mezhepler üstünde birleştirici misyonuna vurgu yapmak oldu. Her ramazan ayının son cuma gününün “Kudüs Günü” ilan edilerek bu misyonun mekâna dönük dokunuşunu ve zamana iz bırakan ritmik periyodunu tüm İslam coğrafyalarına bir özgürlük çığlığı gibi ulaşmasını sağlıyordu.

İkinci İran küresel sömürü sisteminin ve Siyonizm’in tehdit gördüğü İran. İlk andan itibaren ABD ve İsrail blokunun düşman ilan ettiği İran İslam Cumhuriyeti. Bir İslamofobiya stratejisi üzerinden yer yer terörizmle, bazen kadın hakları üzerinden, bazen demokratik değerler, hak ve özgürlüklere en büyük tehlike ve tehdit olarak geliştirdiği retorik ve klişeler üzerinden çok boyutlu ağır bir savaşa maruz bırakılan İran. Devrim sonrası 10 yıl süren savaş koşulları, ağır ekonomik, askeri ambargolar, nükleer silah üretimi üzerinden geliştirilen küresel riyakârlığın en çıplak baskıları üzerinden yalnızlaştırılan İran İslam Cumhuriyeti. Son yaşananlar devrim sonrası İran İslam Cumhuriyet’ini yok etme stratejisinin kesintisiz devamı gibi okunabilir. 

Üçüncü İran İslam coğrafyasında derin polarizasyonların algı kıskacında kalan İran. İran İslam Cumhuriyeti’ni yeryüzünün Şialık üzerinden biat edilmesi gereken direniş ekseni veya Şii hilali olarak tanımlanan etki alanlarını mezhebi katılıkları entegrist bir inanca dönüştüren kesimlerin İran İslam Cumhuriyeti. Diğeri yüzünde ise mezhebi ve etnik dinamiklerin kıskacında Şii yayılmacılığı ve Fars milliyetçiliği yapan düşmanlaştırılmış İran.

Üçüncü İran’ın İslam coğrafyalarında temel sosyopolitik sorunların ana başlıklarını görünür kıldığı söylenebilir. Mezhep ve etnisite üzerinden oluşturulan derin tepkiselliklerin İslam tarihinden gelen ağır bir bagajının olduğunun altı çizilmelidir. İran İslam Devriminin üzerinden yaklaşık yarım asır geçti.  Anakronik bir yaklaşımla İran İslam Devriminin tüm inklabi değerlerini koruduğunu iddia etmek büyük bir yanılgı olduğu gibi Türk-Arap tarihsel sürecinin Farslarla biriktirdiği etnik ve mezhebi ötekileştirme, düşmanlaştırma gibi tepkiselliklerin derinleştirilerek bir İran okuması yapılması da aynı oranda yanıltıcı bir yaklaşım olur. Dünün Çaldıran Savaşı İslami parçalanmışlıkları derinleştirmesi bağlamında ne kadar hatalı ise bugünün benzer olası çatışmaları da o kadar hatalı olacaktır. Hilafet ve İmamet rekabet ve çatışması, geçmişin toprağa bağlı feodal imparatorluk maslahatlarının derinleştirdiği polarizasyonları günümüze taşıyan anlayış ve yaklaşımların küresel istikbarın sömürgecilik politikalarına hizmet etmenin dışında sonuçlar doğurmayacağını görmek gerekir. 

Ortadoğu’da yaşana son süreç tarihsel bir bagaj olarak günümüze taşınan mezhepsel parklılıkları itikadi dışlanmışlıklara hızia dönüştürmeye devam ediyor. İran İslam Cumhuriyeti’ni her durum ve koşulda, doğru ve yanlışları ile sahiplenen oluşum, çevre ve yapılanmalar İmamete bağlılığı iman etmenin bir şartına dönüştüren katı Şiilik söylemini siyasi sürecin bir parçası haline getirmekten imtina etmiyorlar. Geleneksel Sünnilik üzerinden sürece bakanlar ise Şia’yı Ehli Sünnet itikadı(!) dışında bozuk bir inanç olarak dışlayan yaklaşımlar DEAŞ çizgisinde daha keskin ve radikal bir savaş diline dönüşüyor.  Sürecin mezhepler arası bir kan davasına dönüştürülmesi ise tüm İslam coğrafyasında derin parçalanmışlıklar ve güçsüzlüklerin oluşmasını kaçınılmaz kılıyor. Türklerin, Kürtlerin ve Arapların kahiri ekseriyetinin Ehli Sünnet olması Farsların ise Şialığı tarihsel bir dinamik olan mezhep çatışmasını etnisite üzerinden yeni parçalanmışlıklar oluşmasını katalize ederek derinleştiriyor. 

İslam coğrafyalarında yaşanan son süreç tüm Müslüman coğrafyalarının vahiy merkezli, Kuran ve sahih sünnet merkezli yeni bir paradigmanın üretilmesi ile ancak aşılabilir. Farklılıkları bir zenginlik ve karşılıklı hukukların korunması üzerinden tanımlayabilecek bir perspektifin sosyopolitik olarak sağlayacak yeni strateji, proje ve yaklaşımlara odaklanmak gerekir. İslam’ın adalet ve özgürlük merkezli pardigmal gücünün, yeryüzünün tümünde bir kurtuluş umudu olacağının altını çizerek vurgulama gerekir.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —