Ali BULAÇ

Tarih: 29.01.2026 12:09

Enfal ve Furkan Günleri Üzerine

Facebook Twitter Linked-in

Yeni Suriye Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı, 18 Ocak 2026’da yayınladığı genelgesinde Cuma günü camilerde Enfal suresinde yer alan ayetleri esas alan hutbe okunması talimatı verdi. Surenin isminin “enfal” olması, bu sırada herkesin hayli hassas olması hasebiyle bilhassa Kürt canibinde geçmişte Irak’ta başında Ali Hasan el Mecid’in bulunduğu ordunun Kürtlere karşı düzenlediği dehşet verici katliamı çağrıştırdı. Saddam Hüseyin’in emriyle 1986-1989 yılları arasında süren katliamda genel kabul gören rakama göre 180 bin sivil Kürt öldürüldü; 1988 Mart ayında ise yine Saddam güçlerince Halepçe’de kimyasal silahların kullanıldığı katliamda hayatını kaybedenlerin sayısı asgari beş bin kişi belirendi ki, bunların neredeyse tamamı çoluk çocuk, kadın, yaşlı sivil insanlardı.

İlk akla gelen soru şu oldu: Hutbenin bu tema ile okutulmasında bir kasıt var mıydı?

Normal zamanlarda Kur’an-ı Kerim’den bir veya birkaç ayet seçilerek hutbe okunur, ister sivil ister resmi ta’limatla olsun, hutbelerde konu seçilirken günün aktüel olayları dikkate alınır, öyle olması da gerekir. Ama güncel olaylara göre ayet veya hadis seçilirken a. Metnin seçilen ayetlerin veya hadisin ana temasına, maksadına uygun olmasına, b. Hutbenin birbiriyle sorunlu olan taraflardan birinin lehine dini argüman ve delil olarak kullanılmamasına azami dikkat etmeli; bu iki kritere riayet edilmeyecek olursa, hakim taraf kendi politik çıkarları doğrultusunda Kur’an ayetlerini istismar etmiş, müslümanların birliğini zedelemiş olur.

Bu bid’at-ı seyyieyi ilk defa vaz’den Muaviye bin Süfyan olmuştur. Amr bin As’ın fikriyle Kur’an ayetlerini mızrakların ucuna taktırmak suretiyle tam yenilecekken Hz. Ali’nin kazanacağı zaferi önlemiş oldu, maalesef o gün bugün müslümanlar birbirlerine karşı yürüttükleri rekabette ve siyasi mücadelede dini istismar ve suistimal etmektedirler.

Son derece kritik ve dramatik günler yaşadığımız bu tarihi vetirede Kürt tarafının hassasiyetini anlamak mümkün, zira 6 Ocak 2026 günü, Şam yönetimi Paris’te İsrail ile anlaşma akdettikten 1 gün sonra Haleb’e askeri operasyon düzenledi, arkasından operasyon SDG’nin kontrolündeki Fırat’ın doğusuna uzandı. Bu askeri ve siyasi atmosferde resmi bir devlet kuruluşu olan Suriye Diyaneti’nin “enfal” temalı hutbe okutması tesadüfi olmasa gerek.

Bazı iyi niyetli insanlar hutbe seçiminin bu amaçla olmadığını öne sürdü. Kötü niyetle olmayabilir, nitekim genel geçer kaide olarak biz insanları “niyetleri”yle değil, “eylem (amel)leri”yle ve eylemlerinin yol açtığı sonuçlarla (el hatima) ile değerlendirmek durumundayız. Ancak hutbenin Türkiye kamuoyuna yansıması iyi niyetle yorumlanmadı, kötü yansıdı. Kötü yansımaya yol açan bir sebep tam bu sırada bir gazete köşe yazarının doğrudan Suriye’deki olaylara atıfta bulunarak süren ihtilaf ve çatışmaları “furkan günleri” şeklinde vasıflandırması oldu. Bu iki olgu (hutbe ve köşe yazısı) gerçekten inciticiydi, Kürt tarafını tamamıyla İslam dışı bir cephe içinde mütalaa ediyordu. İki olgunun kendilerine özgü bağlamları vardı, bağlamları itibariyle olay ve olgularda rol oynayan aktörlere işaret ediyordu.

Şöyle ki:

Enfal, kritik bir savaşı etraflıca ve derinlemesine analiz eden bir sure. Furkan günleri, İslam tarihinin bıçak sırtı bir zamanda Müslümanların, kendilerine hayat hakkı tanımayan Mekkeli müşriklerle karşı karşıya geldiği Bedir savaşı (M. 624) için kullanılan sembolik ve semantik değeri yüksek bir deyim: Sure de bu savaşın ardından inmiştir. (Daha geniş bilgi için bkz. Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/Tefsir,III, 405-470.)

Hak ile batılı, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı kısaca ma’ruf ile münkeri birbirinden ayıran furkan, yüksek bir bilinç, özgür bir tercih, ahlaki bir seçim ve dünyevi riskine karşılık uhrevi saadeti kazandıran bir cesaret ve şecaati ifade eder, 310 kişiden ibaret donanımsız, zayıf (ahlaki olarak üstün, askeri ve maddi olarak zayıf/müstaz’af) bir topluluk, kendinden üç kat donanımlı bir kuvveti (maddi ve askeri olarak müstekbir, ahlaki olarak sefil) bir topluluğu hezimete uğratmıştır. İşte böyle bir savaşta hak ile batıl, adalet ile zulüm birbirinden ayrılmış, tefrik edilmiş bulunmaktadır.

Ayetlerin nüzuluna sebep teşkil eden olayları göz önünde bulundurarak, bugün yaşadığımız olay ve olgularla örtüşüp örtüşmediğine bakmak lazım:

Surede yer alan ayetlerin akışından da anlaşılacağı üzere savaş konusu gündeme geldiğinde mü’minlerin bir kısmı isteksiz davranıyordu. Bunun sebebini anlamak zor değildi. İlkin, Şam’dan gelen kervanın önünü kesmek üzere yola çıkmışlardı, ikincisi kendilerinden üç kat ve hayli donanımlı bir orduyla savaşacaklardı, bunu da pek istemiyorlardı. Ensardan bir kısmı, geçmişte Mekkelilerle bir alıp veremediği yok iken, Hz. Peygamber (s.a.)’in Medine’ye gelişiyle Kureyş’in husumetini kazanmış, Yahudilerle olan ittifakları bozulma noktasına gelmişti, sanki kendilerini bu olayda pek taraf görmüyorlardı.

Savaş herkesçe ve her zaman arzulanan bir şey değildir (2/Bakara, 216). Bu onlara bile bile ölüme gitmek gibi ağır, kaygı verici geliyordu. Aslında durum belirgin bir hal almıştı. Onlar her ne kadar kaygılarını dile getirip Hz. Peygamber (s.a.)’le tartışıyorlar idiyseler de sonraları anlaşılacağı üzere Allah’ın muradı başkaydı. Öyle de olmuyor mu? Bazen kul bir şey murat eder, yüce Allah başka şey murad eder, sonuçta Allah’ın muradı tahakkuk eder ki, hayr Allah’ın murad ettiği şeydedir.

Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek, hâkim kılmak ve ihlaslı mü’minler aracılığıyla inkâr edenlerin arkasını kesmek istiyordu. Hak zatı, özü, doğası itibariyle haktır, batıl da batıldır. Hakkın tahakkuku, hâkim olması, sürekliliğini koruması anlamına gelir. Eğer onu gereği gibi savunacak kimseler olursa, hak her seferinde üstün gelecek, batıl yani haksızlıklar, adaletsizlikler, sapkınlıklar ağır darbeler alacaktır. Yüce Allah’ın hakkı mü’minler eliyle gerçekleştirip hâkim kılmak istemesi, bu davada yer alanlar için en yüksek mertebe, onur ve değerdir. Mü’minler, kıyamete kadar batılın savunucularına karşı mücadele verip üstünlük sağladıklarında, batılın özü ve yapısı itibariyle ne kadar temelsiz, köksüz, dayanıksız olduğunu göstermiş olurlar. “Kökün kuruması-kurutulması” bir zaferden sonra batılın yeryüzünde savunucularının hiç kalmayacağı anlamına gelmez, batıl bir daha hortlar, Müslümanlar her hortladığında batılla mücadele eder.

Tabii ki inkâr, zulüm ve günahkâr hayat tarzından ve fiillerinden bir türlü vazgeçmeyenler hakkın üstün gelmesini istemeyecektir. Onların davası batılın hükümranlığını, zulüm ve sömürü imparatorluğunun devamını sağlamaktır. Hak ve adaletin tesisi, özgürlüğün sağlanması ve insan onurunun korunması uğruna gerektiğinde insan (fi sebilillah-Allah yolunda) malından ve canından fedakârlık yapmalıdır. Hele yüce Allah muradını mü’minler eliyle gerçekleştirecekse bu onlar için büyük bir onurdur. Bu durumda can ve mal derdine düşmek, ölümden korkup cihattan kaçmak Müslümana yakışmaz.

Müslümanlar Bedir’de bir avuçtu, zayıftı, bu psikolojik ortamda tabii olarak Allah’tan yardım talep ediyor, üzerlerine geldiklerini düşündükleri bu bela ve musibeti def’etmesini diliyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle yakarıyordu: “Allah’ım bana vaadettiklerini ver. Allah’ım, eğer şu bir avuç topluluğu helak edecek olursan, yeryüzünde sana ibadet eden kimse kalmaz.” (Buhari, Cihad, 89; Müslim, Cihad, 58).

Bedir’de hayatını kaybedecek olan Ebu Cehil de mukabil duada bulunup şöyle yalvarmıştı: “Allah’ım, hangimiz hakka daha layık isek o tarafa yardım et!” Ebu Cehil yanlış bir Allah tasavvuruna sahipti, Allah’ın varlığına inanıyordu ama zayıflara zulmetmekten, haksızlık yapmaktan, kibir ve ihtirastan, kabile taassubu ve tarafgirlikten vazgeçmiyordu. Ebu Cehil’in duasının kabul görmesi mümkün değildi çünkü Bedir’de ahlaki üstünlük Müslümanlarındı. Ebu Cehil gibi zulüm ve kibrin timsali birinin Allah’ın adını zikredip dilinden düşürmese bile, ilahi yardıma mazhar olması düşünülemezdi. Demek ki, lafız (nominal) olarak “Allah” adını zikretmenin ve hatta samimiyetsiz, amelsiz Müslümanlık iddiasında bulunmanın bir değeri yoktur, O’nun ve Peygamber’in gösterdiği yolda olmak, Kur’an ve Sünnet’in tayin ettiği sınırlara riayet etmek gerekir. Sahih iman, salih amel ve ihlas olmadıkça kurtuluş mümkün değildir.

Allah’ın içlerinden seçtiği Elçi’nin komutasında hak bir savaşa çıkan bir avuç Müslümanın samimi dua ve yakarışları karşılıksız kalmadı, yüce Allah onlara zafer nasip etti. Müslümanlar zaferle müjdelendiler, kalpleri de tatmin buldu. Kalplerine inen sekinet kendilerinden üç kat büyük bir orduyu yenmelerinin manevi kuvvet kaynağı oldu.

Bedir, müşriklere Allah’a ve elçisine başkaldırmaları dolayısıyla Müslümanların eliyle verilen bir ceza idi. Hadis kaynaklarında yer alan bir kayda göre, savaştan sonra muharebe meydanını gezen Hz. Peygamber, müşriklerin önde gelen liderlerinin cesetleriyle karşılaşınca şöyle seslendi:

“-Ey Ebu Cehil, ey Ümeyye bin Halef, ey Utbe bin Rabia, ey Şeybe bin Rabia, Rabbinizin vaadettiğinin gerçekleştiğini gördünüz mü? Ben şüphesiz Rabbimin vaadini gerçekleşmiş buldum.” Hz. Ömer “Ey Allah’ın Resûlü, seni işitirler mi, onlar şimdi kokmuş birer cesettirler” diye sorunca, şöyle buyurdu:

“-Hayatım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizler beni onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Şu kadar var ki, bize cevap veremiyorlar.” Daha sonra cesetlerin toplanıp Bedir kuyularına atılmalarını emretti. (Müslim, Cennet, 77; Nesai, Cenaiz, 117; Müsned, III, 104.)

Şimdi bu açıklamalar ışığında Suriye’de olup bitenlere bakalım: İki olay arasında herhangi bir benzerlik var mı? Hayır!

Bedir ile Halep-Fırat’ın doğusu arasında benzerlik veya herhangi bir illiyet bağı yok, ama Suriye’de çatışan iki taraf arasında illiyet bağı var. Bakalım:

  1. HTŞ’nin hükmettiği halk müslüman (Arap) , PYD’nin de hükmettiği halk müslüman (Kürt)
  2. İki tarafın dış bağlantısı aynı: Amerika ve İsrail.
  3. HTŞ, yönetimi ele alır almaz ilk iş Amerika’ya İsrail’e Filistinlilere ve soykırıma maruz kalan Gazze’ye silah ve lojistik desteğin aktığı koridora izin vermeyeceğini açıkladı,
  4. İsrail’le ortak düşmanlarının Hizbullah, İŞİD, Hamas ve Devrim Muhafızları olduğunu deklare etti;
  5. Golan’da ve ilerisinde işgalini genişleten bölgeyi İsrail’e vermeyi kabul etti, nişane olarak da işgal bölgesini resmi Suriye haritasından sildi
  6. PYD de, başından beri Amerika ve İsrail’in diplomatik, siyasi, askeri ve lojistik desteğini memnuniyetle kabul etti, lakin Amerikalılar, “Kim bana daha kullanışlı, Şam yönetimi mi, PYD mi?” diye yaptığı pragmatik değerlendirmede kendilerine çok güvenen PYD’yi ve elbette 4. kez Kürtleri yüzüstü bıraktı. Amerika, Kürtleri yalnız bırakmasaydı, PYD Amerika ve İsrail ile olan ilişkilerini onlarca argüman desteğinde savunacaktı.

Şimdi sakince soralım:

  1. Bu dramatik çatışmada Mekkeli müşrikler kim, Medineli Müslümanlar kim?
  2. Bu çatışmada iki tarafta hayatı heba olanlar Müslümanlar değil mi?
  3. Bu çatışma nihayetinde Amerika ve İsrail’in mi işine mi, yoksa Müslüman halklara (Türklere, Kürtlere, İranlılara ve Araplara) mı yarıyor?

Tarafların liderleri (HTŞ-PYD) şu veya bu zaaf içinde olabilir, yanlış yapabilirler. Onları eleştirme hakkına sahibiz, ama tamamen yanlış bir analojiyle ve herhangi bir illiyet bağı yok iken, 1445 sene öncesi bir olayı referans göstererek Müslüman Kürtleri “müşrik” kategorisine koyabilecek algıların oluşmasına hizmet etmek bu dine, bu ümmete, Türkiye’nin ve bölgenin sosyal barışına yapılabilecek en büyük zarardır.

Bu gibi bilinçsiz yakıştırmalar insanların dinden soğumalarına, Müslüman kavimler/halklar arasında husumet tohumlarının ekilmesine sebep oluyor. Yüksek ve doğru bilinç sahibi Müslümanlara düşen, kendi milliyetleri aleyhinde olsa bile hak ve hakkaniyetin, adaletin ve mazlumların yanında yer almak; İslam’ın ve müslümanların düşmanlarının himayesine sığınmadan bütün bölge halklarının eşit ortaklar ve özneler olarak nasıl yeni bir dünyayı kurabileceklerine ilişkin zihin yormak olmalıdır.

 

Kaynak: mirat haber


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —