1948 yılında İsrail kurulduğunda modern dünyanın en tartışmalı ve kanlı yapılarından biri olarak tarih sahnesine çıktı. Bugün hâlâ İslam dünyasının kalbinde bir hançer gibi duran bu terör yapısı, sadece bölgedeki siyasi dengeleri değil, uluslararası ilişkileri de derinden sarsan bir unsur haline gelmiştir. Batı'nın Orta Doğu'daki siyasi hamleleri ve emperyalist çıkarlarının bir tezahürü olarak İsrail'in varlığı temellendirildi. İsrail’in varlığı, 1948 öncesindeki İngiliz sömürgeciliği ile Soğuk Savaş dinamiklerinin bir kesişim noktasıdır. Özellikle İngilizler kendi sömürgelerinden çekilirken, bölgede stratejik boşluklar yaratmak ve istikrarsızlığı kalıcı kılmak adına birçok devletçik meydana getirdi.İkinci Dünya Savaşı sonrasında İki kutuplu dünya düzeninde İngiltere'nin mirasını devralmaya çalışan ABD ve Sovyetler’in etkisiyle Orta Doğu'da yeni güç dengeleri oluşmuş; İsrail’in kuruluşu bu çıkar hesaplarının bir neticesi olarak planlanmıştır.
İsrail, bu kaotik ortamdan beslenerek çevresindeki Arap devletlerini; küresel finansı elinde tutan Yahudi iş insanlarının (Kartel) yardımı ile saf dışı bırakmıştır. Özellikle bu kartellerin merkezi konumundaki ABD'nin sağladığı askeri ve lojistik destek, İsrail'in bölgedeki en önemli güç çarpanı olmuştur. Gelişmiş silah teknolojileri ve sınırsız finansal kaynaklarla donatılan İsrail, o dönemde askeri açıdan yetersiz ve hazırlıksız olan Arap ordularını mağlup etmeyi başarmıştır. İsrail'in kuruluş yolu sadece oldu bittiler ile değil, ince hesaplar ile yapıldı.Bundan dolayıdır ki Doğu Avrupa'dan gelen Yahudiler, 1948 öncesinde Kıbrıs’ta kurulan kamplarda uzun yıllar süren askeri eğitimler aldı. Bu militan grupların ilerleyen dönemlerde Filistin sokaklarında terör estirmeye başladılar. Donanımlı Yahudi militanlar karşısında savunmasız kalan Filistin halkı, büyük bir çaresizliğe mahkûm edilmiştir. Suriye, Mısır ve diğer Arap ülkelerinin İsrail’e saldırmasına rağmen; istihbarat zafiyetleri, askeri kapasite ve koordinasyon eksiklikleri nedeniyle büyük bir bozgunla sonuçlanmıştır. Bu yenilgiler zinciri, İsrail'in Kudüs üzerindeki baskısını artırmasına, şiddet ve cinayet yöntemleriyle bölge halkını bastırmaya çalışmıştır. Bugün de Batı’nın sessizliğinden güç alan İsrail, “güvenlik” bahanesi altında Filistin topraklarındaki işgalini ve saldırılarını sistematik bir şekilde sürdürmektedir.
İsrail'in çevresindeki tehdit olabilecek güçleri etkisiz hale getirme süreci, özellikle “Arap Baharı” sonrası hız kazanmıştır. Libya'da Kaddafi'nin, Mısır’da Mursi’nin devrilmesi, daha öncesinde Irak'ta Saddam Hüseyin'in tasfiyesi, Suriye ve İran’daki sokak eylemleri… İsrail’in bölgede kukla rejimler kurma stratejisinin birer parçasıdır. ABD eksenli darbeler, suikastlar ve sokak hareketleri bölge ülkelerini zayıflatırken, Türkiye’de bu senaryolardan payına düşeni almıştır. Darbe girişimleri, Ekonomik manipülasyonlar, kredi notu operasyonları ve yatırımcı baskılarıyla Türkiye'nin bölgesel bir bağımsız güç olarak yükselmesi engellenmeye çalışılmıştır. Hayat pahalılığı ve kur krizleri tetiklenerek, Türkiye’nin dikkati iç sorunlara hapsedilmek istenmiştir. Halende bu yöntemle Türkiye’nin İslam dünyasındaki etkisi kırılmak istenmektedir.
Bölge ülkeleri üzerinde oynanan oyunların yanı sıra, İsrail, kurulduğu günden bu yana İslam dünyasındaki lidersizlikten ve dağınıklıktan faydalanarak fütursuzca hareket etmeye devam etti. Bugün gelinen noktada, İsrail uluslararası alanda giderek yalnızlaşmasına rağmen, ABD’nin koşulsuz desteğiyle daha fazla toprak ve güç peşinde koşarak coğrafyayı ateş çemberine almaktadır. İslam dünyasının zayıflığını fırsata çeviren İsrail, bölgede dökülen Müslüman kanının oluk oluk akmasına sebep olmaktadır. Orta Doğu’da bir terör devleti olmanın ötesine geçerek askeri senaryolarını genişletmek isteyen İsrail, bu stratejinin son halkası olarak İran gibi aktif tehdit gördüğü rejimleri değiştirerek kendi güdümünde devletler kurmayı hedeflemektedir. "Arz-ı Mev'ud" (Vaat Edilmiş Topraklar) ideali doğrultusunda doğu sınırlarını güvence altına almayı planlayan bu yayılmacı politika, bölgeyi daha büyük bir felakete sürüklerken, fatura da bölgenin mazlum halklarına kesilmekte ve bu şekilde bölge insanı terbiye edilmek istenmektedir.
“İsrail'in dinsel ütopyasında tasarladığı kuzey sınırları, Türkiye'yi hâlâ devam eden büyük bir tehdit olarak kodlamaktadır.” Uzun yıllardır Türkiye’de birliği ve bütünlüğü bozma çabaları, taşeron örgütler(PKK, FETÖ, DAİŞ…) aracılığıyla yürütülen süreçlerin bir yansımasıdır. İsrail'in dinsel ütopyası ve ABD emperyalizmine karşı yapılacak en önemli tavır, iç cephede birlik ve beraberlik şuuru ile hareket etmektir. Her alanda insani değerleri, adaletin ve birlikte yaşama ülküsünü hayatın her alanına aksettirmek, emperyalistlerin hedeflerini kursaklarında bırakacaktır. Dünyadaki realitenin bir gereği olarak, “Siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve cihad için atlar hazırlayın ki, onlarla hem Allah'ın düşmanlarını, hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz daha başkalarını korkutasınız…” (Enfal 60) ilahi buyruğun mesajını almamız gerekmektedir. Daha iyi füze, daha iyi uçaklar, daha iyi sihalar... yapmak zorundayız. Bu sayede hem iç cephede hem de dış cephede, emperyalist hayallere kapılan devletler(ABD) ya da devletçiklerin (İsrail) yayılmacı hedefleri bertaraf edilebilir. Türkiye, son 25 yıldır bu çabanın yansıması olarak kendi kapasitesini artırarak ilerlemekte ve emperyalistlerin gözünde istenmeyen bir devlet olarak konumlanmaktadır. Yaşadığımız tüm kırılmalar (Gezi Parkı,17-25Aralık,15 Temmuz…), bunun bir neticesi olarak değerlendirilmelidir. Ülke olarak birliğimizi, dirliğimizi her alanda muhafaza etmeliyiz. Yoksa “İran'dan sonra hedef Türkiye” diyen aymazların ve haydutların hedefi oluruz…