Hasan KANAATLI

Tarih: 29.11.2025 02:11

EFSANE İLE GERÇEK ARASINDA HZ. FATIMA’NIN ÖLÜMÜ! (I)

Facebook Twitter Linked-in

 

   Asırlardır ki Müslümanlar arasında mezhep fitnesini yayıp duruyorlar. Özellikle de bunu Hz. Peygamber (sav) gibi yüce bir şahsiyetin değerli evladı Hz. Fatıma (sa) üzerinden yapmaya çalışıyorlar! Böylece onlar arasında “vahdet” safının oluşmasına fırsat vermiyorlar! 

    Hz. Fatıma’nın evine tecavüz edildiği, kapısının ateşe verilip kaburgasının kırıldığı ve karnında taşıdığı Muhsin namındaki oğlunu düşürdüğü, bunun sonucu olarak da hasta yatağına düştüğü ve ölünceye kadar da bir daha ayağa kalkamadığı dillendirilip durmaktadır!

   Şunu bilmemizde yarar vardır şöyle ki:

- “İslam’ın ilk ortaya çıktığı dönemlerde Ehl-i Beyt’in ve sahabenin duruşu, Kuranî bir duruştu. Ve yine önceleri Şii ve Sünnilerin duruşları, yalnızca müminler ile münafıkları birbirinden ayrıştıracak bir haldeydi! Hatta önceleri Selman-i Farisi ve Abuzer-i Gaffari vs. gibi ashaptan olup ve sonraları İmam Ali tarafında yer alanlar da müspet insanlardı. Yani onların, ilk iki halife Ebu Bekir ve Ömer’e karşı duruşları da diğer sahabeler gibi müspet bir duruştu. Fakat daha sonraları, “mezhep taassubunun koyulaştığı dönemlerde” Sünni ve Şiiler arasında olumlu ve Kuranî bir duruştan söz etmek pek de mümkün gözükmüyor!

   Peki, “bu menfi duruşların oluşmasındaki etken nedir?” “Neden kimi insanların zihninde Ebu Bekir, Ömer ve Osman gibi bir takım sahabe ve halifelerden uzak durmak ve onlara hakaretler yağdırıp düşmanlıkta bulunmakla Allah’a daha yakınlaşılacağı inancı oluştu?” 

   Meseleye buralardan bakınca şunu görmekteyiz:

- “Müslümanlardan bir kesimin görüşüne göre o türden sahabeler, Hz. Peygamber (sav)’in “Fatıma benden bir parçadır!” dediği onun biricik kızına zulmetmişlerdir. Onun evine baskın düzenlemiş, kapısını yakmış ve çocuğunu öldürmüşlerdir! Böylece de onun ölümüne sebebiyet vermişledir. Bundan ötürü, her sene onun ölüm yıl dönümünde bütün Şii camilerinde ve Hüseyniye dedikleri yas tutma evlerinde kimi insanların üzgün bir şekilde ağladıklarını, ağıt yaktıklarını ve onun yasını tutup katillerine lanet okuduklarını, onların o amellerinden teberri ettiklerini (uzak durduklarını) müşahede etmekteyiz! 

   Oysaki birazdan da ortaya koyacağımız gibi, birtakım Müslümanların bu şekilde yas tutmaları, hayalden öteye bir şey değildir! Yani o kesim Müslümanlar, yalnızca tarihte asla vuku bulmayan bir şeyin hayalini kurmaktalar!

   Daha doğrusu bu efsanenin temel dayanağı, ikinci halife Ömer b. Hattab’ ın, peygamber kızı Fatıma’yı katletmesi ya da ölümüne sebebiyet vermesidir! 

   Şayet böyle bir şey, iddia edildiği gibi vuku bulmuş ise, bu büyük bir günahtır ve affı da mümkün değildir! Kanaatimce peygamberin ümmetinden olan her bir Müslümanın, mutlak bir şekilde bu işin peşini bırakmaması ve katili kim ise onu bulup ortaya çıkarması gerekir! 

   Fakat arz ettiğim gibi, birazdan delillerini sunacağımız gibi, böyle bir iş, olmuş bir şey değildir! Ayrıca bu işi bu şekilde kabullenmek, ikinci halife Ömer’in işlediği iddia edilen suçtan daha büyük, İmam Ali’nin “gayretsizliğini” kabullenmek olur ve bunun günahı ise, Hz. Fatıma’yı katletmenin büyük bir günah olduğunu bilmekle, onun katilini “müminlerin emiri” olarak kabullenenlerinkinden daha az olmaz! Çünkü İmam Ali, kendi eşini katledenin yanında on yıl boyunca ona danışmanlık yapmıştır! Buna rağmen onun böyle bir durumu kabullenmesi, vicdan sahiplerinin kabul edeceği bir iş değildir! 

     *                                                           *                                                          *

Gerçek şu ki, genelde insanlar ve özelde de Sünni ve Şiiler, “tarihi okumaları” doğru yapmazlarsa, birbirlerine karşı bakışları ile siyasi davranışları da doğru olmayacaktır! Oysaki “itikadi” meselelerde Sünni ve Şii mezhebine mensup her iki kesiminin inançları aynıdır! Çünkü bu iki kesimin tümü de aynı tek Allah’a, ahirete ve nebi Muhammed (sav)’in nübüvvetine ve getirdiği kitaba iman ederler. Aynı kıbleye yönelir ve aynı mezarlığa defnedilirler! Fakat ne yazıktır ki siyasette tefrika içerisindeler! 

   Bu siyasi tefrikaları ise, tarihi olaylarda onları hizipler içerisine düşmeye sevk etmiştir! Böylece de ister istemez hayali ve siyasi kimi olaylar icat etmeğe koyulmuş ve oluşturdukları bu olayları da dağlar kadar büyütmüşlerdir! Bundan ötürü, hatta günümüze dek birtakım insanların kalpleri parçalanmış ve geçmişin açmış olduğu o yaralar hala dahi sağalmamıştır!

    Dolayısıyla da kimi Şiiler o iki halifeden teberri etmişlerdir! Buna karşı kimi Sünniler de Şiilerin genelini suçlu görüp ya “katletmiş” yahut da “göçe zorlamış” ve “tekfirde” bulunmuşlardır! Bundan ötürü de büyük fitnelerin oluşmasına her iki cenah da sebebiyet vermiştir! 

   Oysaki bunları bu hale getiren şey, tarihteki rivayetlerin yanlış naklidir! Bu yanlış nakiller, her iki kesim tarafından da gerçekleşmiştir! 

   Konuyla ilgili Sünnilerde de birtakım rivayetler mevcuttur. Fakat bu rivayetlerin yer aldığı kaynaklar, onların nezdinde hiçbir değere sahip değilken, kimi Şiiler bu olayın Sünni kaynaklarda da yer aldığını öne sürüp, ondan kendilerine hakikat payı çıkarmışlardır! 

   Hz. Fatıma (sa)’nın evine hücum etme efsanesi, nasıl, neden, ne zaman ve kimler tarafından gerçekleştirildiği konusunu çok iyi tektik etmek lazım! Çünkü bu konu çok önemlidir, kabul ya da reddi de bir o kadar tehlikelidir!

   Kimileri Ömer b.  Hattab’ın, İmam Ali’den Ebu Bekir’e biat almak için Hz. Fatıma’nın evine gittiğini ve evdekilerin dışarı çıkıp Ebu Bekir’e biat etmek kastıyla Mescide gelmedikleri taktirde evi ve evdekileri yakmakla tehdit etmekten başka bir çaresinin kalmadığını iddia etmekteler!

   “Tehdit” konusu olsa bile, fakat odunları biriktirip kapıya ateş vermesi ve Hz. Fatıma’yı kapı ile duvar arasında sıkıştırıp, Muhsin namındaki çocuğunu düşürtmesi vs. olayı, efsaneden başka bir şey değildir! 

   İşte bu “hikâye”, hem en önemli efsanelerden biri hem de aynı zamanda çok tehlikelidir! Tarih boyunca Sünniler ile Şiiler arasında yaptığını yapan ve bu iki kitleyi ezeli düşmanlığa sevk eden bu hikâyedir!  Hatta içinde bulunduğumuz dönemimizde de tüm hızıyla aynı şeyleri yapmaktadır!

   Diğer bir ifadeyle, bu hikâyenin tarihte olmuş ve tarihte de kalmış bir şey olduğunu düşünmek saflıktır! Bu efsane, hatta tarihteki Hilafetin sona ermesiyle dahi son bulmuş değildir! Günümüzde bile, sanki yeni vuku bulmuş gibi aynı canlılığını muhafaza etmektedir! Hatta kimi sosyologların dedikleri gibi, uydurulan bir yanlış hikâye, her geçen asır, daha çok şişirilip büyütülmektedir!

   Bundan dolayı, diğer efsaneler gibi bu efsanenin de önünü almak her vicdan sahibi Müslümanın işidir! Çünkü bu hikâye, hala dahi mezhep taassubunun hâkim olduğu Afganistan, Pakistan, Suriye vs. gibi bölgelerde, bolca kanlar döktürmekte ve yuvalar söndürtmektedir!

    Yani bu olay, yalnızca çıkış döneminden bahsetmekle ve onun tarihi bir olay olduğu hususunda insanları bilgilendirmekle kalmıyor, aksine toplum içerisinde birçok menfi şeylerin oluşmasına da vesile olmaktadır!

   Her kim olursa olsun ve hangi kisveye bürünürse bürünsün, bu konuyu ele alanların birkaç noktaya dikkat etmeleri gerektiğini hatırlatmakta yarar görüyorum: 

1- Müslümanlar ilk 3 asırda mezhepsel ayırımın ne olduğunu bilmiyorlardı! “Ehl-i Sünnet” ismi, yalnızca azınlığı oluşturan bir takım “Ehl-i Hadis” olanlara verilirdi! Diğer bir ifadeyle bu isim, yalnızca Şii kesimin mukabilinde oluşan o büyük kesime verilmiyordu! Nitekim “Ehl-i Beyti sevenler” ismi de bir takım Zeydi, İmamiye, Mutezile ve Hadis ehli olanlara verilirdi! Ayrıca bunalar hem Alevi hem de Abbasîlerdendi!

     Şii ya da Sünni vasfı bunların tümü için de kullanırlardı! Oysaki o dönemlerde insanların Sünni ve Şii diye ikiye bölünmeleri söz konusu değildi! 

   Örneğin İmam Şafii (Şafii mezhebinin kurucu alimi), vefat ettikten sonra “Sünni bir alim” olarak tanınmasına rağmen, hayatında ona “Rafızi” ya da “Şii” derlerdi ve bu sıfatlarla da anılırdı! Nitekim onun kendisinin söylediği o sözü de ünlüydü ve şöyle derdi:

- “Şayet Muhammed’in evlatlarını sevmek Rafızilik ise, in ve cinler şahit olsunlar ki ben de Rafızi’yim!”

   Aynen öyle ünlü tarihçi Teberi de Sünni bir alim olmasına rağmen, ömrünün sonunda o da Şii olmak ile anılmış ve Hanbeli mezhebine mensup olanlar tarafından “Rafızilik” ve “Şiilik” ile itham edilmiştir! 

   Ve yine Şiiler, tüm Ehl-i Beyt imamlarının kendilerine ait imamlar olduklarını söylerlerken, Sünni kesim onları da sevmiş, veli/dost edinmiş ve hepsine saygı ve sevgi izharında bulunmuştur!

2- Tarih, belirli konular için %100 kesin olan mütevatir rivayetleri ihtiva eder! O rivayetleri okuyanlarda da kesin ve yakin bir düşünce oluşturur! 

   Evet Tarihle ilgili rivayetler içerisinde “haber-i ahad/zan ifade eden” rivayetler de vardır! Başka bir deyişle, tarihle ilgili “ahad rivayetler” dediğimiz “işaret” beyanında bulunan rivayetler de mevcuttur! Fakat bu türden rivayetler, “söylenti” gibi şeylerdir! Bunlar, çoğunlukla tezat şeklinde nakledilirler! 

   Ve yine çoğunda senet de yoktur, ya da senedinde yer alanlar çoğunlukla yalancı, tanınmayan, itibar edilmeyen veya güvenilir olmayan kimselerdir.

   Yine bu türlerinin naklettikleri rivayetler, genellikle güvenilirliği olmayan kitaplarda nakledilir! Nitekim itikat, ahlak, siyaset vs. gibi konularla ilgili de hem mütevatir hem de ahad rivayetler mevcuttur! Bu türden “söylenti/ahad” rivayetlerin durumu, icma ile yakini ifade eden sözlerin zıddına olan “şek” ve “faraza” gibi sözlerdir! Nitekim “Fıkıh Usul alimleri” bu prensibi şu şekilde kurallaştırmışlardır: 

- “Kesin bilgiyi şüpheyle bozmayın!” 

   Bu ilke, “İstishab” yani “önceki halin devam ettiğini varsayma” kuralının temel dayanaklarından biridir! Örneğin abdest aldığınızdan emin iseniz, sonra bozulup bozulmadığından şüphe ederseniz, şüpheye itibar edilmez, abdestli sayılırsınız!

3-  Tarihi; zahiri ve tabii olarak okumak gerekir! Dolayısıyla onu okurken, taassup boyutuyla okumaktan kaçınmak lazım! Ve yine “batıni” olarak da okumamak gerekir! Nitekim “gulat/aşırıya kaçanlar” tarihi öyle okurlar! Hatta Ehl-i Beyti imamlarının sözlerini de öyle okumaktalar! Dolayısıyla da siyahı beyaz ve beyazı da siyah olarak gösterirler! Bunu da “takiye” adıyla yaparlar! 

4-  Tarihi, tahminler ve faraziyeler üzerine şekillendirmemek gerek! 

Yani elimizde herhangi bir rivayet yokken hayal kurup “falan şey neden böyle oldu”, “filan şey niçin şöyle yapıldı” gibi hayaller kurarak, tarihe şekil vermemek gerekir! Böyle yapılır ise tüm insanlık büyük zarar görür! Dolayısıyla tarihte, hiçbir doğru kaydı bulunmamasına rağmen, yalnızca “tasavvurlara dayalı” birçok olayların kaydedildiğini hepimiz bilmekteyiz! Ya da bu tür olayların tarihi kitaplarda kayıtlı olduğuna şahidiz! Bu türden olaylar hakkında delil gösterilmesi için kaynak talep edildiğinde, “kaynakları kaybolmuş ya da yakılmıştır” diye cevap vermekteler!” O türlerine, “peki, mademki bunun kaynağı kaybolmuş ya da yakılmış ise, sen bunu nereden öğrendin?” diye sormak lazım! 

   Dolayısıyla bu türden insanlar, yeterli bilgilere sahip olmadan ve bildiklerine de yakin etmeden, faraziyeler üzerinden bu gibi olayları ortaya atıp, Hz. Fatıma (sa) üzerinden, onun babasının oluşturduğu o örnek ümmet içerisinde fitnelerin çıkmasına vesile olup, ümmeti günümüzdeki gibi gülünç bir hale sokmaktalar!

   Kısacası, genelde insanlar özelde ise Müslümanlar arasında vuku bulan tarihi olayları, akıl ve vicdan üzerinden okumak lazım. Şayet biz Müslümanlar onları akıl ve vicdan üzerinden okumaz isek, hak ve hakikate ulaşmamız mümkün olamayacağı gibi, fitnenin asıl kaynağı olan Yahudilerin piyonu olmaktan da asla kurtulamayacağız! 

   Şunu da ilave edeyim ki, “tarih” ile “tarihi şahsiyetler” ayrı şeylerdir. Tarihi şahsiyetler genelde tarihi oluşturan zatlardır. Fakat bu zatların oluşturdukları tarihe, yalnızca duygular üzerinden bakar, akıl, vicdan ve realiteler üzerinden bakmaz ve yine o olayları bir ideolojiye dönüştürüp “dogmatik” bir itikat haline getirir isek, o zatın şahsını değil şahsiyetini katletmiş oluruz ve böylece de onun katilleri ile ortaklaşa bir iş tutmuş bulunuruz. Hatta onun katilleri yalnızca şahsını ortadan kaldırırken, biz ondan daha beterini yapıp şahsiyetini ortadan kaldırırız!

   Hele ki o şahsiyet, bir dini figür ve insanlığın örnek alması gerektiği birisi ise, bu suçun altından çıkmak hiç mi hiç mümkün olmaz!

   Özellikle de bu şahsiyet bir ümmet peygamberinin tek evladı olur ise ve babası olan peygamber onun hakkında, “Fatıma benden bir parçadır, eti etimden ve kanı kanımdandır” ya da “Fatıma’nın rızası Allah’ın rızası, onun gazabı Allah’ın gazabıdır.” Veyahut da “Fatıma gelmiş geçmiş bütün dünya kadınlarının efendisidir” diye bu sözleri sarfeder ise, bunu ne kimsenin tarihte unutturmaya ne de onun oluşturduğu tarihi, duygular üzerinden tefsir etmeğe hakkı olur!

   Hz. Fatıma’nın ölüm hadisesi, birçok meseleler gibi 14 asırdan bu tarafa hala dahi vuzuha kavuşmuş değildir! 

  Müslümanların bir kısmı onu adeta unutturmaya çalıştığı gibi, bir kısmı da onun için mazlum bir insan portreyi çizmekte ve duyguları harekete geçirip, katillerine bolca lanetler okutmaktalar! Böylece de 14 asırdır ki iki Müslüman tayfa bu tarihi olay yüzünden birbirleriyle bir araya gelip, ne ortak bir cephe oluşturabilmiş ve ne de düşmanları tarafından oluşturulan o ortak cepheye karşı koyabilmişlerdir! 

   Burada bu tarihi olayı netleştirmek için çaba harcamak ebetteki mümkün değildir. Çünkü şehit oldu diyenler de vefat etti iddiasında bulunanlar da “minareyi çalan kılıfını hazırlar” misali, tarihten delillerini bulmuş ve işlerini yoluna koymuşlardır. 

   Sünni kesimin din alimlerini kenarda tutar isek, bu kadar vahdetten bahseden Şii kesimin “Müçtehit” dedikleri Ayetullah’ ların fıkhi konuları bir kenara bırakıp bu türden karanlık tarihi olaylara el atmaları, işi bütünüyle çığırından çıkarmıştır.

   Çünkü Şii gelenekte, Sünni geleneğin zıddına Müçtehit ve dini mercilerin payesi hayli yücedir. Yani Şiilerin inancına göre din adamının konumu, masumların konumudur, masumların konumu da Allah’ın konumudur. Dolayısıyla Dini bir alime muhalefet etmek, masuma muhalefet etmektir, masuma muhalefet de Allah’a muhalefettir. Allah’a muhalefet ise, küfür ve şirktir. Bundan dolayı bir müçtehidin, bırakın fıkhi konudaki görüşlerine muhalefet etmeyi, itikatla ilişkisi olmayan tarihi bir konudaki görüşlerine dahi muhalefet etmek her baba yiğidin işi değildir!

Fakat Seyyid Ali Hüseyni Milani gibi bu türden ihtilaflı konuları körükleyen Müçtehitlere, yalnızca bir hatırlatmam (!) olacaktır şöyle ki:

   Batı toplumu maddi ve tabiat kanunlarını keşfedince, o yasalar içerisinden aya gitme, uçak yapma, uzay aracı imal etme, sağlık ile ilgili birçok cihaz ve tıbbi malzemeleri bulma, kimyevi maddeleri keşfetme, internet, Tv, radyo, yapay zekâ, akıllı telefon vs. gibi tabiattan birçok faydalar elde etmişlerdir! Bunlara karşılık insanların manevi önderleri olan sizin gibi din adamlarına düşen de, manevi ve ahlaki yasalar içerisinden adalet, paylaşım, bölüşüm, eşitlik, empati kurma, yoksulluk ve sınıfsal ayrımcılıkları çözme ve sosyal fitnelerin önünü alma, birlik ve dirlik içerisinde insanları yaşatma, toplum fertleri arasında hoş görü ve güçlü kardeşlik bağları oluşturma, ve aradaki ihtilaflı meseleleri bahane ederek büyük kanlar döken şu cahil zümrenin önünü alma vs. gibi şeyleri elde etme ve bunları insanlığa sunma da  sizler gibi her inanca mensup din alimlerinin görevidir. Şayet sizler toplum içerisinde fitneye vesile olacak bu türden tarihi olayları değil, işaret ettiğim konuları çözüme kavuştur iseniz, tüm insanlık birçok manevi faydaları elde etmeyle dünyayı cennet misali bir yaşam alanına dönüştüreceklerdir! 

   Yani bütün dinler diyor ki, “tabii kanunlara ilaveten, yer küresinde ahlaki kanunlar da vardır!” Fakat buna karşılık sizler gibi bizim büyük alimlerimiz taharet, nifas (Lohusalık), hayız (adet), cenabet, teyemmüm vs. İle ilgileniyorsunuz. Bir türlü şu ahlaki yasaları elde etmek için çaba harcamıyorsunuz!

   Özetlersek: Hz. Fatıma yalnızca tarihsel ve sembolik bir şahsiyet değildir! O aynı zamanda İslam düşüncesindeki kadının rolü, adalet ve direniş gibi hususları üzerinde akademisyenler tarafından onlarca doktora tezleri yazılacak ve referans alınacak bir kimliktir! Çünkü onun duruşu Kuranî bir duruştu!

    Ayrıca onun kültürel ve dini faaliyetlerinden, direniş ve maneviyatından bahsetmek de sizlerin en başat görevi olmalıdır! 

   Hz. Fatıma (sa) velayetin bir numaralı savunucusuydu, direniş ve tebligatta “zirve” yapmıştı! Nasıl Kur’an Hz. Musa (as)’ın direniş ve tebligatından, tarih de İmam Hüseyin’in “marufu emir ve münker’i nehyinden” çokça söz ediyor ise, sizler de Fatıma’nın mazlumiyetinin %10’u kadar bu hususiyetlerinden bahsetmiş olursanız, ona ve İslam’a büyük hizmet etmiş olursunuz! 

   Getirip ona yalnızca mazlumiyet kimliği giydirmek, böylece de o kısa hayatına sığdırmış olduğu direniş ve mücadele ruhunu yok saymak ve adaletin tahakkuku için hayatını ortaya koyduğunu görmezlikten gelmek, onun için yapılan en büyük zulümdür!

   Kısacası, şu sözlerle konuyu kapatmak istiyorum:

- “Her gün ne yazık ki birileri cennete gitmek ve cihat etmek adına, Müslümanların aralarındaki ihtilafları bahane ederek büyük kanlar döküyorlar.  Acaba kâfir apaçık ortada dururken bu tür söylemlerde bulunan âlimlerin hiç sorumluluğu yok mudur?

   Tabi ki tarihi gerçekler açıklanmalı ve doğrular ortaya çıkmalıdır, ama bunu yaparken acaba illa da birilerine hakaret etmek mi gerekiyor? 

Hz. Fatıma (sa)’nın Ebubekir’e küsmesi acaba Ebubekir’i küfür üzere mi götürdü? Öyle olduğunu tasavvur etsek dahi, çoğunluk onu kendi algısındaki inancına göre Sıddık olarak Resulullah’ın en yakın dostu ve kayınpederi olarak bilmektedir. Peki onun öyle olduğunu bilen o halka rağmen, sizce ona hakaret etmek doğru olur mu? 

   Ömer ve Osman için de durum öyledir! Hepsinin eleştirilecek tarafları kesinlikle vardır ve olmalıdır da. Sünni-Şii her kes çok iyi biliyor ki onlar masum değillerdir ve onlarda “ismet sıfatı” yoktur.

   Acaba onların bu türden durumları, hata ya da zaaf olarak değerlendirilemez mi? Acaba bu durumlar, Sünni ve Şii âlimlerin bir araya gelip konuya açıklık getirmesi gereken bir durum değil midir? Aksi takdirde bu ihtilaflardan bahseden âlimler, sürekli iki taraftaki uç noktaların birbirlerini tekfir etmelerine vesile olmuyorlar mı? 

   Bu türden işleri din alimlerinin beceremeyişinden olacak ki, 17 M. asırda bir Sultan olan Nadir Şah bu konuyu ele almış, Safevi iktidarını devirip kendi hakimiyetini kurunca, Müslümanlar arasındaki Şii-Sünni kavgasını ortadan kaldırmak ve halifelere lanet okuma gibi Ümmet içerisindeki ihtilaf fitnelerini yok etmek için, tüm Sünni-Şii din adamlarını Necef ilim havzasında bir araya toplamış ve yazmış olduğu “Necef Sözleşmesi “diye bir sözleşmenin altını onlara imzalatmıştır! 

   O sözleşme içerisinde Hz. Fatıma’nın şehit edildiği efsanesini bahane ederek Halifelere lanet okunmamasını, Şii mezhebinin de hak bir mezhep olarak kabul edilmesi gerektiğini ve artık bunlara sapık ve Rafızi demenin haram olduğu gibi birtakım maddeleri her iki kesimin alimlerine onaylatmıştır! Dolayısıyla, böyle bir sözleşme yazmayla, ümmet içerisinde kendince birliğin temelini atmıştır! Fakta bir müddet sonra bu da bir işe yaramamıştır!

   Şunu hepimizin kabul etmesi gerekir ki, küfür, zulüm ve Siyonizm’e karşı açılması gereken dillerimiz, onlara karşı kullanmamız gereken kalemlerimiz, sıkmamız icap eden yumruklarımız ve sarfetmemiz gereken enerjilerimiz, birbirilerimize karşı kullanılmaktadır!

   Vahdet; insanların inanç, değer ve doğru bildiklerinden vazgeçmesi değil ve bunun imkânı da yoktur elbette. Vahdet her şeye rağmen ve bütün farklılıklarımıza rağmen İslam ve Müslümanların maslahat ve menfaatleri doğrultusunda ve müşterek paydalarda iş birliği yapmak, küfre ve kâfirlere karşı yekvücut olmak, farklılıklarımızda da birbirimizi hoş görmek ve sorumluluğu her kesin kendisine havale etmektir. Yani doğruları araştırıp bulmakta her kesin kendisinin sorumluluk taşıdığını düşünmektir. Dolaysıyla Hz. Fatıma’nın bu olayını da insanların kendisine bırakmak gerek. Araştırmaları sonucu isteyen “Şehit” oldu desin isteyen de kendi eceliyle “vefat etti” kanaatine sahip olsun!

  Fakat maalesef, bu bir bilinç meselesidir ve 14 asırdır ki bu bilince daha kocaman alimlerimiz dahi ulaşmış değillerdir! Sözlerimi burada bitirirken;

“Allah’ın selam ve rahmetinin Fatıma’ya, babasına, kocasına ve evlatlarına ve yine onun gibi adalet ve hak uğrunda direniş ruhuna sahip olan ve Kuranî bir duruş sergileyen ve canından olan tüm hanımların ve özellikle de Filistinli evlatlarını kaybedip davasından vazgeçmeyen anaların üzerlerine olmasını temenni ediyor, hepinize Yüce Rabbimden sağlıklar diliyorum!”   (DEVAM EDECEKTİR)


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —