Düşünce, insanı diğer canlılardan ayıran, insanın doğuştan getirdiği en önemli özelliklerden biridir. “İnsan toplumlarının büyük bir hızla gelişmesi, düşüncenin toplumsal ortamda karşılıklı etkilenmeler sonucunda yepyeni biçimlere girmesi, düşünce özgürlüğünün bugün için daha fazla bir önemle ele alınmasını zorunlu kılmıştır. Gerçekten, teknolojinin büyük bir hızla geliştiği, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş sürecinin yaşandığı günümüzde, enformasyon önemli bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Düşünce özgürlüğünün, ulusal sınırlar içinde birey ve toplumun gelişimi açısından taşıdığı önemin ötesinde, ulusal sınırları aşan bir düzlemde yarattığı olumlu sonuçlar, bunun hukuk tarafından sağlam güvencelere bağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Zaten genel olarak hukukun amacı da, toplum içinde yaşayan bireyin özgürlüklerini sürekli genişletmek için, bir yandan düzen içerisinde toplumun varlığını devam ettirmesini sağlamak, diğer yandan da bireyin özgürlüklerini gereksiz sınırlamalardan ve müdahalelerden korumaktır.”( Arş. Gör. Ömer Korkmaz, Düşünce Özgürlüğünün Sınırları, Dokuz Eylül Üniversitesi, https//hukuk.deu.edu.tr. s:117)
Kuşku yok ki, genel anlamda insanlar özel anlamda da Müslümanlararasındadüşünce, görüş ve içtihat farkları oluşabilir. Farklı düşüncelerle karşılaşan, farklı coğrafi bölgelerde yaşayan ve farklı sorunlarla karşılaşan Müslümanlar arasında farklılıklar oluşacak, karşılarına çıkan sorunları çözmek için yaptıkları içtihatlar da farklılaşacaktır. Burada önemli nokta ana düşüncelerden uzaklaşmamaktır. Düşünce farklılıkları meşru sınırlar içinde kaldığında, atılım ve yenileşme kaynağıdır. Hz. Peygamber’in de işaret ettiği gibi bu anlamda ümmetin ihtilafı rahmettir. Kuşku yok ki her ihtilaf meşru değildir.
" Meşru görüş ayrılıkları şu niteliklere sahip olması gerekir:
a) Bir görüş inancın temel prensiplerini ve açık hükümlerini hiçe saymamalı yani dini tefrika sebebi kılmamalı;
b) Belli ve meşru bir usule dayanmalı;
c) Görüş ayrılıkların amacı toplumsal barışı, siyasi birliği yıkıcı olmamalı yani fitne ve fesat amaçlı olmamalı; husumet ve düşmanlıklara sebebiyet vermemeli;
d) Temelinde insanların heva ve hevesine hizmet eden görüş ve iddialar taşımamalı; çünkü bu ilahi vahyin tahribi gibi trajik sonuçlara yol açar;
f) Masum İnsanların hayatına kastedici mahiyette şiddetle terörü, savaş ve kışkırtıcılığı hedeflememeli;
g) Müslüman gruplar ve fırkalar birbirlerine karşı kumpas kurmamalı; bir Müslüman gruba karşı gayrimüslim grup veya güçlerle güç ve işbirliği kurulma yoluna girilmemeli;
h) Beşeri bir bilgi, düşünce ve görüşü mutlaklaştırmamalı." ( Ali Bulaç, Kur'an Dersleri, Çıra yayınladı, cilt2, s: 138)
Tartışma ve müzakerelerde " Aslolan düşünce ve ifade özgürlüğünün serbestçe kullanıldığı, çeşitliliğin ve farklılıkların korunduğu özgür bir ortamda ümmetin birliğinin korunmasıdır"( Ali Bulaç, Kur'an Dersleri, Çıra yayınları, cilt 2,s: 139) Birliğin dağılmasına yol açan yıkıcı tartışma ve bölünmeler doğru ve meşru değildir.Bundan dolayı, yapılacak eleştiriler yol gösterici ve yapıcı nitelikte olmalıdır. "Yapıcı eleştiri, akılların hayırda yarışmasıdır. İnsana ismet sıfatına haiz olmadığını hatırlatır ve tevazuyu öğretir. Önyargılı ve yıkıcı eleştiri ise, akılların birbirini imha çabasıdır ki, kibirle yürütülen böylesi bir çatışmada hiçbir akıl ayakta kalamaz." (Ahmet Davutoğlu, Duruş, Gençlerle Yüz Yüze, Küre yayınları)
Müslümanlar haksız fiillerin, kendilerinden de olsa suçluların savunucusu olamazlar; kişinin müslüman olması, onun bir yasağı ihlalini mazur göstermez, ama yine de onu eleştirecek kimselerde asgari bir tutarlılık olması beklenir. Burada herkese temel bir ülkeye bağlılık hatırlatılmaktadır ki, bu sağlam bir kişilik ve ahlaki tutarlılık ilkesidir. Müslümanların bir yasağı ihlal etmeleri, söz konusu yasağı görmezlikten gelmemizi gerektirmez; kim ihlal ederse etsin yasağı ihlal eden suçludur; bu Müslüman olsa dahi böyledir.” ( Ali Bulaç, Kur'an Dersleri, Çıra yayınları, cilt 1, s: 469)Müslümanların karşısındaki kişinin kimliği ne olursa olsun eylemlerinde inancının kendisine yüklediği ahlaki ilkelere göre davranmalıdır.Nisa 135.ayette Müslümanların uyması gereken bu ilke hatırlatılır: "iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın.” Partiye, davaya; eş, dost, akrabaya zarar vereceği düşüncesiyle gerçeği gizlemek, adaletin gerçekleşmesini engellemek ve zulme aracılık etmekMüslümana yakışmaz.
Özgür olmak tarihte özne olmaktır. Ahmet Davutoğlu’nun deyimiyle "Özne olmanın olmazsa olmaz şartlarından biri de özgür olmaktır. Özünü gür bir şekilde haykıramayan, onun gereklerini yapamayan yani özgür olamayan kişi özne de olamaz." (Ahmet Davutoğlu, Duruş, Gençlerle Yüz Yüze, Küre yayınları)
Düşünce özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri fanatizmdir. Fanatizmin egemen olduğu bir toplumda sağlıklı bir eleştirel kültürün oluşması ve yeni düşüncelerin filiz vermesi imkansızdır. Bu nedenle fanatizmi besleyen düşüncelerden uzak durmak gerekir. “Kibir ve bağnazlık, başkalarının/muhalif unsurların fikirleri ve önerileri olabileceğini asla kabul etmez. Bilgimiz, bilincimiz, bilgeliğimiz, aklımız ve merhametimiz azaldıkça, bağnazlıklarımız/karşıtlıklarımız/bencilliklerimiz ve fanatizmlerimiz çoğalıyor. (Atasoy Müftüoğlu, Akılsız ve Düşüncesiz Umutlar, s.9) Fanatik, her durumda içinde bulunduğu parti, örgüt, cemaat ve grubun çıkarlarını düşünür. Çünkü onun hayatına anlam veren en büyük ülkü budur.
Öte yandan Müslümanlar, Müslümanlara karşı durmadan suç işleyen kişi ya da gruplarla karşı Müslümanların aleyhine işbirliğine gidemez. Bu faaliyet düşünce özgürlüğünün sınırları içinde değerlendirilemez.
Kişilerin ve toplumların erginleşmesine engel olan en önemli neden özgürlükten kaçıştır. Özgürlükten kaçan kişilerin kendini gerçekleştirmesi mümkün değildir. "Özgürlükten kaçmak; emaneti yüklenmekten aciz kalmak, sorumluluğu üstlenmekten vazgeçmek ve insanlığın merdivenlerinden geriye doğru inmektedir. ErichFromm, bunun sebebi olarak acziyet ve işe yaramazlık hissini gösteriyor. Gerçekten de sürekli bir acizlik ve"bizden birşey olmaz" dedirten işe yaramazlık duygularını hissetmek, toplumları zehirleyen en tehlikeli unsurdur."(Aliya'da Özgürlük ve Sanat, Muhammed Hâmid el-Ahmerî, Mana yayınları s:70)
Türkiye’de özgürlüğün önündeki en büyük engellerden biri de Türkiye aydınının işlevi ile ilgilidir. Türkiye aydını, gerçeğin peşinden koşacağı yerde, kendini ideolojik bir kavganın tarafı yapmıştır. Bu durum aydının yüklenmesi gereken işlevi önemli ölçüde sınırlandırmıştır. "Türk aydını, her şeyden önce bir "hakikat araştırıcısı" olmak gerekirken, daha ziyade bir "ideolog" gibi davranmakta, meseleleri hemen hemen daima ideolojik bir uzayda ele almakta, kendisi gibi "düşünmeyenleri" yani muhalif ve muarızlarını çok kere "hasım olarak" görüp onları dinlemeye ve anlamaya çalışmamakta, cepheleşmekte ve şayet tartışmaya girmek durumunda kalırsa bu tartışmayı da bir tür "mevzi kazanma" anlayışı içinde yürütmektedir."(Durmuş Hocaoğlu, Düşük Şiddetli Devrim, Gelenek yayınları, s. 243) Böyle bir ortamda aydının hakikat araştırmasının öznesi olması mümkün değildir. Aydın, gerçeğin peşinde koşacağı yerde, bir ideolojinin temsilciliğini yapmaktadır. Kuşkusuz aydının bu şekilde davranmasının kökeninde, önemli bir kısmının tarihten getirildiği, belirli zaaflar vardır. "Hakikatin araştırılmasına yönelik eleştirel düşünmenin önündeki daha teorik, daha felsefi, daha zihniyetle ilgili engellerin bazılarından ise biri rölativizm/görecelilik, bir başkası konformizm/ uymacılık, bir başkası dogmatizm veya fideizm, bir diğeri de ideolojik körlüktür."(Eleştirel ve Yenilikçi Düşünme, Cafer Sadık Yaran, Rağbet Yayınları,s: 56) Bu özelliklerin tamamı Türkiye aydınının da büyük ölçüde mevcuttur.
Türkiye’de aydınların siyasal iktidarla olan ilişkileri bir hayli sorunludur. Bu durum aydını bir ideolojinin savunuculuğunu yapan bir militana indirgemektedir. Bunun en büyük nedeni, aydın ve entelektüellerin uzak durması gereken ahlaki ilkeler konusunda duyarsız davranmasıdır. "Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şovenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine rağbet etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır." (Edward Said, Entelektüel, Ayrıntı yayınları, s. 10)