Halil ÇİFTÇİ

Tarih: 06.01.2026 13:36

Çepeçevre Emperyalizm: Kan, Petrol ve Yalan Üzerine Kurulu Bir Düzen

Facebook Twitter Linked-in

Coğrafi keşifler, Rönesans ve Reform hareketleri, ardından İngiltere öncülüğünde başlayan Sanayi Devrimi… Batı, kendi tarihini “ilerleme”, “medeniyet” ve “kalkınma” kavramlarıyla süsleyerek anlatır. Oysa bu anlatının arka planında insanlık tarihinin en organize yağması, en sistematik talanı ve en kurumsallaşmış zulmü vardır. Batı’nın ilerlemesi, başkalarının geri bırakılması pahasına gerçekleşmiştir. Seri üretimle artan ham madde ihtiyacı, ulus devletlerin doğuşuyla birleşince dünya bir av alanına dönüştü. Güçlü olanın zayıfı ezdiği, hukuk ve ahlakın yalnızca güçlünün çıkarına hizmet ettiği bir düzen kuruldu. Bu düzenin ilk ve en ağır bedelini ödeyen coğrafya ise Afrika oldu. Yer altı zenginlikleri sömürüldü, insanları köleleştirildi, sınırları cetvelle çizildi. Afrika yalnızca talan edilmedi; bilerek geri bırakıldı. Ardından Asya geldi; sonra Latin Amerika. Emperyalizm, okyanusları aşarak dünyanın etrafını çepeçevre sardı. Kolonyalistler bir gram elmas için çocukların ellerini gözünü kırpmadan kesti. Bir galon petrol için ülkeler işgal edildi. Bir metreküp doğal gaz uğruna devletler hizaya sokuldu. Bugün hâlâ bu görüntüler karşımızda dururken Batı’nın “insan hakları” nutukları atması, tarihin en büyük ikiyüzlülüğüdür.

Sömürü, adaletsizlik, zulüm ve aymazlık bu çağın temel karakteridir. Buna rağmen Batılı devletler utanmadan demokrasiden, özgürlükten ve hukuktan söz etmektedir. Oysa tarihsel arka plan açıktır: Emperyalizmin hem teorisini yazan hem de pratiğini uygulayan yine bu devletlerin ta kendisidir. Bugün “ahlak” ve “hukuk” söylemleri, yalnızca toplumları manipüle etmek için kullanılan retoriklerden ibarettir. Batı artık sadece fiziksel araçlarla (tank, uçak, füze…) ülkeleri işgal etmiyor; önce toplumların zihinlerini işgal ediyor. Kültürlerini aşındırıyor, aidiyet duygularını yok ediyor, genç kuşakları kendi ülkelerine yabancılaştırıyor. Ardından darbeler, iç savaşlar, mezhep çatışmaları ve sokak anarşisi devreye sokuluyor. Sonra aynı Batı, bu kaosun ortasına “kurtarıcı” olarak giriyor. Bu, modern çağın en kirli sahtekârlığıdır.

Toplumlar; emperyalist fikirlerin “özgürlük”, “refah” ve “çağdaşlık” ambalajıyla sunulan tuzaklarına karşı uyanık olmak zorundadır. Çünkü bu fikirler kısa vadede cazip görünse de uzun vadede ülkeleri parçalanmaya, devletleri çöküşe, halkları sefalete sürükler. Batı bir toplumu dizayn ettikten sonra o ülkenin yer altı ve yer üstü zenginliklerini sessizce sömürür. Libya’da bu yaşandı. Irak’ta yaşandı. Somali’de yaşandı. Bugün Ukrayna’da yaşananlar da bundan bağımsız değildir. Kimse kendini kandırmasın: Hiçbir ülke başka bir ülkeyi sevdiği için yanında durmaz. Uluslararası ilişkilerde ahlak yoktur; çıkar vardır. Ukrayna-Rusya savaşı bunun en çıplak örneğidir. ABD, Rusya’nın zayıflamasını isterken; Avrupa, Ukrayna’nın yetişmiş insan gücünü kendi azalan iş gücü ihtiyacını karşılamak için bir fırsat olarak görmektedir. Rusya ise güvenlik bahanesinin arkasına saklanarak Ukrayna’nın zengin yer altı kaynaklarına el uzatmaktadır. Kazanan bellidir: Emperyalizm. Kaybeden ise yine o ülkenin mazlum halklarıdır.

Bugün Venezuela’da yaşananlar, bu düzenin artık utanma ihtiyacı bile duymadığını bizlere göstermektedir. ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’ya karşı yürüttüğü darbe girişimi; egemen bir ülkenin yalnızca petrolünü emperyalist şirketlere açmadığı için hedef alındığını açıkça ortaya koymuştur. ABD ve Batılı uluslar, petrolün kokusunu alır almaz “demokrasi” ve “insan hakları” gibi kavramları her defasında rafa kaldırmıştır. Venezuela ne yazık ki büyük güçlerin pazarlık masasında paylaştırılmıştır. Rusya ve Çin’in de dâhil olduğu bu kirli denklemde ülke, ortak bir sömürü alanına dönüştürülmüştür. Daha birkaç gün önce Çin ile verilen “iş birliği” fotoğrafları, aslında idam sehpasına yürüyen bir ülkenin son görüntüleridir. Rusya kendi emperyal hesaplarıyla meşgulken Çin, ABD ile anlaşarak Venezuela’daki çıkarlarını güvence altına almış; Maduro yalnız bırakılmıştır.Bu tablo bize çok net bir gerçeği göstermektedir: Dünya; Çin, Rusya ve ABD ekseninde şekillenen üç kutuplu bir emperyal düzenin içine sürüklenmektedir. Bu düzenin kuralları tüccar mantığıyla yazılmakta; ülkeler birer meta, halklar ise pazarlık unsuru olarak görülmektedir. Dünyanın en büyük petrol rezervine sahip bir ülkenin bu kaynağı tek başına kullanmasına zaten izin verilmeyecekti. Irak’ta “kimyasal silah”, Libya’da “demokrasi”, Afganistan’da “terör” bahanesi neyse Venezuela da “uyuşturucu” bahanesiyle işgal edilmek istenmektedir. Emperyalizmin sıradaki hedefi ise Grönland, Kanada, Antarktika ve diğer yerleri de birer bahane ile işgal etmek olacaktır.

Bu işgale zemin hazırlayan süreç, aslında sadece askeri kapasitenin varlığıyla ilgili değildir. Bir toplumu içeriden adım adım işgal eden dijital platformlardır. Hollywood, Netflix, Meta ve benzeri mecralarla ahlak aşındırılmakta; köksüz, kimliksiz, aidiyetsiz bir nesil üretilmektedir. Emperyalizm artık askeri bir harekâttan evvel ülkeleri ekranlarda işgal etmektedir. Venezuela halkının ciddi bir direniş göstermeden kendi liderini teslim etmesi, bu zihinsel işgalin ne kadar derinleştiğinin en acı göstergesidir. 21. yüzyıl emperyalizmi, askeri işgalden önce zihinsel teslimiyeti hedeflemektedir. Bilgi belli merkezlerde üretilmekte, gerçekler çarpıtılmakta; meşru liderler “diktatör”, iş birlikçiler ise “özgürlük savaşçısı” ilan edilmektedir. Bugün tanık olduğumuz şey, tarihin gördüğü en kapsamlı toplum mühendisliğidir.

Öte yandan, ne hikmetse yakın geçmişte terör, işgal ve kaos iklimine sokulmak istenen veya sokulan tüm ülkelerin Siyonizm’e karşı duruşları keskinleşmiştir. Özellikle Filistin’de yaşanan zulme karşı çıkan ve Filistin davasını sahiplenen rejimler ya suikastlara kurban gitmiş ya da yönetimden bir şekilde el çektirilmiştir. Bu durumu en bariz şekilde; Filistin’i destekleyen ve Siyonizm’e karşı açık bir tavır sergileyen Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun yaşadığı süreçte gördük. Tıpkı Muammer Kaddafi’nin Filistin’e verdiği güçlü destek yüzünden hedef haline gelmesi gibi ya da Mısır’da Muhammed Mursi’nin halkın iradesine dayalı hükümetinin devrilmesinde Filistin davasına sahip çıkmasının rolü olduğu gibi… Tüm bunlar bize gösteriyor ki Siyonizm, yalnızca İsrail’in sınırları içinde var olan bir tehdit değil, küresel bir güvenlik sorunudur. Siyonist zihniyet, dünyanın her köşesinde egemenlik kurmaya çalışan bir yapıya bürünmüştür. İktidarlar veya ulus devletler, Siyonizm’in çevrelediği bu dünyada uyanık olmak ve her an teyakkuza geçmek zorundadır. Çünkü Siyonizm; sadece bir devletin çıkarlarını savunmakla kalmaz, tüm dünyadaki siyasi ve ekonomik düzeni kendi lehine şekillendirmeye çalışan derin ve sistematik bir ifsat hareketidir. O yüzden bu küresel tehdide karşı durmak sadece Filistin meselesiyle sınırlı değil, tüm insanlık için bir zorunluluk ve sorumluluktur. Ve bu düzen, ancak uyanan toplumlar tarafından bozulabilir.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —