Menü Haber Duruş Sizin De Bir Duruşunuz Olsun
Mahmut Olgun

Mahmut Olgun

Tarih: 28.03.2026 23:36

Çağdaş Amerikancılar Ve Tarihsel Yezidçiler Birbirini Ağırlar

Facebook Twitter Linked-in

İran’ın ortaya koyduğu direnç ve direniş pratiği, yalnızca ABD–İsrail ekseninde şekillenen küresel güç dengelerini sarsmakla sınırlı kalmamakta; aynı zamanda İslam dünyasında uzun süredir tahkim edilmiş mezhep temelli ideolojik konfor alanlarını da çözülmeye zorlamaktadır. Bu yönüyle söz konusu direniş, mezhepler üzerinden inşa edilen ve belirli çevreler için siyasal, ekonomik ve kültürel ayrıcalıklar üreten söylemsel yapıyı doğrudan hedef almakta; böylece yerleşik iktidar biçimlerinde ciddi bir sarsıntı meydana getirmektedir.

Bu bağlamda darbe yalnızca dış güçlere değil; mezhepçilik üzerinden varlık kazanan ve bu zeminde büyüyüp kurumsallaşan yapılara da yönelmektedir. Yalnızca dışsal güç odaklarına yönelen bir meydan okuma değil; aynı zamanda mezhepçilik üzerinden kurumsallaşan, kendini yeniden üreten ve zamanla hegemonik bir karakter kazanan yapılara karşı da yönelmektedir. Bu bağlamda direniş, klasik anlatılardaki İbrahim’in baltası ve Musa’nın asasıyla ifade edilebilecek şekilde, hem sembolik hem de maddi düzlemde bir çözülme sürecini tetiklemektedir. Böylece mazlum toplumların sırtına yüklenmiş sömürü ilişkileri ve bu ilişkiler üzerinden inşa edilen saltanat yapıları kırılgan hale gelmekte, hatta yer yer çözülmektedir.

Tarihsel süreçte mazlum coğrafyaların yeraltı ve yerüstü kaynaklarının küresel güç merkezlerine aktarılmasıyla oluşan sermaye birikimi, bu birikim üzerinden tahkim edilen siyasal elitler ve onların kurduğu otoriter düzenler, bugün çok boyutlu bir krizle karşı karşıyadır. Bu kriz, yalnızca ekonomik ya da siyasal bir kırılma değil; aynı zamanda meşruiyet krizidir. Bu bağlamda, bölgesel monarşik yapıların ve onların temsil ettiği iktidar formlarının sorgulanması kaçınılmaz hale gelmektedir.

Öte yandan, İslam dünyasına sistematik biçimde enjekte edilen fitne ve nifak unsurları giderek daha görünür hale gelmekte; bu unsurlar üzerinden varlık bulan aktörler derin bir tedirginlik yaşamaktadır. Direnişin bu yönü, yalnızca mevcut düzeni sarsan değil, aynı zamanda toplumsal bilinç ve farkındalık üreten bir işlev gördüğünü ortaya koymaktadır. Nitekim bu süreç, “uyuyanları uyandıran” bir toplumsal uyanış dinamiği olarak okunabilir.

Bu çerçevede “Amerikancı” ve “Yezidçi” olarak nitelenen pragmatik din yorumları, ilkesel ve değer temelli bir İslam siyasetinin önünü kesmiş; dini, etik bir referans olmaktan ziyade araçsal bir aygıta dönüştürmüştür. Bu durum, hakikat merkezli bir din anlayışının bastırılmasına ve dönüştürülerek etkisizleştirilmesine yol açmıştır. Dolayısıyla burada söz konusu olan yalnızca bir siyasal mücadele değil; aynı zamanda ahlaki ve epistemolojik bir mücadeledir.

Direnişin işaret ettiği yönelim, Hüseynî bir adalet anlayışını, İbrahimî bir tevhid bilincini, Muhammedî bir ahlaki pratiği ve Kur’anî bir hakikat perspektifini yeniden gündeme taşımaktadır. Bu yönüyle süreç, yalnızca dini referanslarla sınırlı kalmamakta; aynı zamanda evrensel düşünce mirasıyla da temas etmektedir. Nitekim Immanuel Kant’ın akıl ve ahlak vurgusu, İbn Sina’nın hikmet merkezli yaklaşımı ve Farabi’nin erdemli toplum tasavvuru, bu yeni düşünsel ufkun inşasında yeniden anlam kazanmaktadır. Bu durum, yerel olan ile evrensel olanın kesiştiği yeni bir etik-politik zemin ihtimalini ortaya koymaktadır.

Son kertede, bu direnişin; Türk, Kürt, Arap, Fars ve diğer Ortadoğu halkları başta olmak üzere, farklı etnik ve kültürel toplulukları ortak bir adalet, hak ve özgürlük zemini etrafında buluşturma potansiyeli etrafında birleştirmelidir. Her bir topluluğun kendi tarihsel ve kültürel mecrasında varlığını sürdürdüğü, ancak aynı zamanda karşılıklı haklara riayet ettiği; ilke, ahlak ve evrensel değerlerin belirleyici olduğu bir toplumsal düzen tasavvuru, bu dönüşüm sürecinin en önemli imkânlarından biri olarak değerlendirilebilir.

Bu bağlamda direniş, yalnızca bir karşı koyuş değil; aynı zamanda yeni bir toplumsal sözleşmenin, yeni bir ahlaki düzenin ve daha adil bir dünyanın inşa imkânını içinde barındıran tarihsel bir kırılma anı olarak okunmalıdır.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —