Her sabah yeni bir haberle uyanıyoruz:
Bir kavga, ardından ölüm… Bir tartışma, ardından infaz…
Sanki ölüm olağanlaşmış, kavga gündelikleşmiş, insan hayatı bir cümlelik haber altına sığmış. Kadın, çocuk, yaşlı fark etmiyor; öfke bir kez taşınca göz kırpmadan can alabiliyoruz. İnsan olduğumuzu unutuyor, insanlığımızı kaybediyor ve birer vahşi canavara dönüşüyoruz.
Sokaklarda cinayet ve duyarsızlık dolaşıyor.
Toplumun damarlarına kötülük ve öfke yerleşiyor.
Ölüm sıradanlaşıyor.
Sahi suçlu olan kim?
Bu toplumu kim yönetiyor? Kim eğitiyor? Kim şekillendiriyor?
Devlet mi? Eğitim sistemi mi? Aileler mi? Yoksa ekranlar mı?
Sivil toplum, partiler, dernekler, cemaatler neden yalnızca tabela gibi duruyor?
Ahlak neden yerlerde sürünüyor?
Evet!
Bir milletin yarınlarını belirleyen şey, aslında bugün nelere baktığı, neyi izlediği, hangi seslere kulak verdiği ve zihnini hangi kelimelerle doldurduğudur. İnsan, önce gözüyle kirlenir yahut arınır; ardından kalbe akar, ya karanlığa hapsolur ya da aydınlığa kavuşur. Toplumların çöküşü çoğu zaman savaşlarla değil, zihinlerin işgaliyle başlar. Ve bugün ekranlardan, telefonlardan, dizilerden ve sosyal medya akışından üzerimize yağdırılan görüntüler; tıpkı sızıntı yapan bir damla gibi, fark ettirilmeden beyinlerimize zerk ediliyor, değerleri aşındırıyor ve ahlaki temelleri çürütüyor.
Televizyon ekranlarında oynatılan dizlerde sanat adı altında her akşam sahnelenen şiddet, hırs, intikam, para ve beden fetişizmi artık yalnızca bir hikâye değil; toplum mühendisliğinin en rafine aracı haline gelmiş. Silahı elinde tutan kahramanlaştırılıyor, öldüren alkışlanıyor, kahraman ilan ediliyor, ihanet romantikleştiriliyor, normalleştiriliyor. Sanat adı altında sunulan bu çirkeflik, genç beyinlere bir kudret değil bir zaaf olarak işleniyor. Toplumun ana damarlarına enjekte edilen bu görüntüler, yarınlarımızı zehirliyor.
Çünkü gözün gördüğü şey kalbin inşasını belirler. Allah Teâlâ “Gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac 46) buyururken, bugünün insanı gözlerini perdeye, kalbini ise karanlığa teslim etmiş durumda.
Bugün artık yalnızca bireysel bir cinnet hâlinden değil; büyüyen, yayılan, toplumun genetiğine işleyen bir şiddet kültüründen söz ediyoruz.
Durkheim bunu “anomi” olarak tarif ederdi:
Normların çözüldüğü, değerlerin eridiği, toplumsal düzenin çatladığı an.
İşte biz tam da o eşiğin kenarındayız.
Bu yalnızca televizyonlarla sınırlı değil. TikTok, Instagram, YouTube ve daha onlarca uygulama genç neslin zihnini bir oyun parkı haline getirmiş, bir çürütme laboratuvarı olarak kullanıyor.
Kısa videolar düşünmeyi engelliyor, sürekli uyarılan beyin istikrarlı odaklanmayı reddediyor. Çocuklar sabrı bilmeden büyüyor, genç emeği tatmadan haz istiyor. Oyun bağımlılığı sosyal ilişkileri öldürüyor, TikTok akışı iradeyi çökertiyor, sanal beğeniler değerin ölçüsü hâline geliyor. Artık bir genç, ailesinin teveccühünden çok yabancı bir takipçinin “like”ını önemsiyor. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” buyururken, bugün fayda yerini gösterişe, iyilik yerini popülerliğe terk ediyor.
Daha acı olan ise şudur: Bütün bu teknolojik imkânlar insanlığa şifa, adalet, merhamet sunacak ellerde bulunması gerekirken; dünya, kalbi merhametten yoksun güç sahiplerinin kontrolünde cehenneme çevriliyor. Müslüman zihin üretmiyor, sadece tüketiyor; eleştirmiyor, seyrediyor; yön vermiyor, yönlendiriliyor. Oysa Kur’an insanı düşünmeye çağırırken, biz düşünme yetimizi ekranlara teslim etmiş durumdayız: “Onlar Kur’an üzerinde düşünmezler mi? Yoksa kalpleri kilitli midir?” (Muhammed 24)
Bir millet kendi gözünü, kulağını, zihnini koruyamazsa evlatlarını da koruyamaz. Gelecek, okul kitaplarından önce ekranların önünde şekilleniyor. Bir toplumun ahlâkı kanunlarla değil, gördüğü kahraman tipleriyle, hayran olduğu yaşam biçimleriyle belirleniyor. Bugün gençlere sunulan model tüketen, savuran, israf eden, hazzı amaçlaştıran bir tiptir. Oysa bizim medeniyetimizde insan emanettir; zaman emanettir, göz emanettir, kalp ve beden emanettir. Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.” (Buhârî, Müslim)
Peki biz ekranların koynuna teslim ettiğimiz çocuklarımızın çobanlığını nasıl yapacağız?
Artık konuşmak yetmez, üretmek zorundayız. Teknolojiye düşman olmak değil, onu adalet ve hak eksenli kullanan umran kurucularına dönüşmek mecburiyetindeyiz. TikTok’a karşı nasihat değil, alternatif üretmeliyiz. Diziye karşı şikâyet değil, temiz ve nitelikli sinema ortaya koymalıyız. Sosyal medya gençliği esir alırken yapılacak şey sadece kızmak değil; adaleti, merhameti, insanlığı anlatan güçlü içerikler üretmektir. Zira bir toplum ancak kendi kelimeleriyle dirilir. Kendi hikâyesiyle yaşar, kendi hakikatiyle yürür. Ve gelecek, kalbi hakikate bağlı olanlara aittir.
Bir milletin geleceği gözünün gördüğüne, kulağının duyduğuna, kalbinin inandığına,yapıp ettiklerine, hal ve hareketlerine, niyetine bağlıdır.
Biz neye bakıyorsak, yarın da ona dönüşeceğiz. Eğer ekranlar bize karanlık gösteriyorsa, bunun bir tuzak olduğunun bilincinde ve dikkatli olmalıyız.
Aydınlığı ve ışığı çoğaltmak ise bize düşer.
Çünkü biz inanırız ki “Allah bir toplumu, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.” (Ra’d 11)
Kaynak: urfaninnabzi.com