“Beyaz Saray bir terör örgütüdür.”[1]
Bu cümle, sadece bir öfke ifadesi değil, aynı zamanda modern dünyanın karanlık yüzünü anlamaya çalışanların zihninde yankılanan güçlü bir iddiadır. Bu söz, dünyada yaşanan birçok çatışmanın, krizlerin ve kaosun arka planına dikkat çekmek için söylenmiş çarpıcı bir uyarı gibidir. Bugün insanlık olarak sormamız gereken soru şudur: “Dünyanın farklı coğrafyalarında patlak veren savaşlar, darbeler, ekonomik krizler ve toplumsal çalkantılar gerçekten birbirinden bağımsız mıdır, yoksa görünmeyen bir merkezden mi yönetilmektedir?”
Tarihe dikkatle bakıldığında küresel güçlerin yalnızca askeri kuvvetle değil, ekonomik, siyasi ve kültürel araçlarla da dünyayı şekillendirdiği açıkça görülür. Özellikle son yüzyılda, dünya siyasetinin merkezinde yer alan Amerika Birleşik Devletleri’nin, kendi çıkarları doğrultusunda pek çok ülkenin iç işlerine müdahil olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Bu müdahaleler kimi zaman “demokrasi getirme” söylemiyle, kimi zaman “terörle mücadele” bahanesiyle, kimi zaman da “insan hakları” gerekçesiyle meşrulaştırılmıştır. Ancak sonuçlara bakıldığında geride kalan şey çoğu zaman yıkım, gözyaşı ve istikrarsızlık olmuştur.
Dünyanın neresinde bir terör eylemi yaşanıyorsa, neresinde bir iç savaş patlak veriyorsa, neresinde halklar birbirine düşürülüyorsa orada mutlaka büyük güçlerin çıkar hesaplarının olduğu görülür. Bu olayların hiçbiri kendiliğinden ve tamamen bağımsız gelişmez. Görünürde yerel sebepler öne sürülse de derinlemesine incelendiğinde bu çatışmaların arkasında küresel aktörlerin olduğu anlaşılır. Çünkü savaş, bazıları için yıkım, bazıları için ise büyük bir kazanç kapısıdır.
İki ülke düşünelim: Aralarında tarihsel sorunlar olabilir, sınır anlaşmazlıkları bulunabilir. Ancak bu sorunlar, çoğu zaman diplomasiyle çözülebilecek niteliktedir. Buna rağmen yıllarca süren savaşlar yaşanıyorsa ve bu savaşlar bir türlü sona ermiyorsa burada sorgulanması gereken başka bir şey vardır:“Kim bu savaşların devam etmesini istiyor? Kim silah satıyor? Kim bu kaostan ekonomik ve siyasi kazanç sağlıyor?..” İşte bu soruların cevabı, bizi çoğu zaman aynı merkezlere götürür.
Bu noktada, Amerika Birleşik Devletleri’nin yalnız hareket etmediğini de görmek gerekir. Küresel sistemde belirleyici olan bazı ülkeler, çoğu zaman ortak bir akılla hareket eder. Bu yapı, görünürde farklı devletlerden oluşsa da özünde çıkar birliği üzerine kuruludur. Bu çerçevede ABD, İsrail ve İngiltere’nin oluşturduğu güç ekseni, dünya siyasetinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu üçlü yapı, kimi zaman açık iş birlikleriyle, kimi zaman ise perde arkasında yürüttüğü politikalarla birçok bölgede etkisini hissettirmektedir.
Bir Kızılderili atasözü bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ifade eder: “Bir dereden karşıya geçerken iki balığın kavga ettiğini görürseniz, bilin ki oradan az önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.” Bu söz, dış müdahalelerin toplumlar üzerindeki yıkıcı etkisini anlatan derin bir hikmeti barındırır. İnsanlar çoğu zaman kendi aralarındaki sorunları büyütürken bu sorunların arkasında kimlerin olduğunu fark edemez. Oysa perde arkasında kurulan oyunlar, toplumları birbirine düşürmekte ve uzun süreli çatışmaların zeminini hazırlamaktadır.
Bugün Orta Doğu’dan Afrika’ya, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar birçok bölgede benzer senaryoların tekrarlandığını görmek mümkündür. Önce bir kriz oluşturulur ya da mevcut bir kriz derinleştirilir. Ardından taraflar silahlandırılır, medya aracılığıyla algı yönetimi yapılır ve nihayetinde çatışma kaçınılmaz hale getirilir. Bu süreçte en büyük zararı ise her zaman masum insanlar görür. Evlerini kaybedenler, sevdiklerini yitirenler, geleceği elinden alınan çocuklar… Hepsi bu kirli düzenin kurbanlarıdır.
Ancak burada önemli bir noktayı unutmamak gerekir: “Bu düzen, sadece dış güçlerin varlığıyla ayakta kalmaz. Aynı zamanda içerideki iş birlikçilerle güçlenir.” Kendi halkının çıkarlarını değil, dış güçlerin çıkarlarını gözeten yöneticiler, bu sistemin en önemli parçalarından biridir. Bu nedenle bir toplumun gerçek bağımsızlığı, sadece dış tehditlere karşı değil, aynı zamanda içteki zaaflara karşı da mücadele etmeyi gerektirir.
Peki, bu tablo karşısında ne yapılmalıdır? Sürekli şikâyet etmek, suçlamak ya da sadece izlemek bir çözüm değildir. Asıl yapılması gereken, bilinçli bir toplum inşa etmektir. Eğitimli, sorgulayan, araştıran ve olayların arka planını görebilen bireyler yetiştirmek, bu mücadelenin en önemli adımıdır. Çünkü bilinçli toplumlar kolay yönlendirilemez, kolay kandırılamaz.
Bununla birlikte ekonomik bağımsızlık da hayati bir öneme sahiptir. Üreten toplumlar güçlü olur, tüketen toplumlar ise bağımlı hale gelir. Eğer bir ülke kendi ihtiyaçlarını karşılayamıyor, sürekli dışa bağımlı yaşıyorsa o ülkenin siyasi bağımsızlığından söz etmek zorlaşır. Bu nedenle üretmek, çalışmak ve kendi ayakları üzerinde durabilmek, sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir zorunluluktur.
“Ne pahasına olursa olsun insanlığın düşmanlarından çok daha fazla çalışmak ve üretmek zorundayız.” Bu cümle, içinde bulunduğumuz durumun en net özetidir. Eğer gerçekten güçlü olmak istiyorsak sadece eleştirmekle yetinmemeli; daha çok üretmeli, daha çok çalışmalı ve daha çok değer ortaya koymalıyız. Hatta gerekirse tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmeli, israfı azaltmalı ve elimizdeki imkânları daha verimli kullanmalıyız. Yediklerimizi yarı yarıya azaltmak, sadece bir fedakârlık değil, aynı zamanda büyük bir imkânın kapısını aralamaktır.
Unutulmamalıdır ki tarih, güçlü olanların değil; haklı olanların kazandığı örneklerle doludur. Ancak haklı olmak tek başına yeterli değildir. Haklılığın yanında güç de gereklidir. Bu güç ise sadece silahla değil; bilgiyle, üretimle, birlikle ve ahlakla elde edilir.
Sonuç olarak, dünyada yaşanan hiçbir büyük olay, tamamen tesadüf değildir. Her krizin, her çatışmanın, her kaosun arkasında bir hesap, bir plan ve bir çıkar vardır. Bu gerçeği görmek, anlamak ve buna göre hareket etmek zorundayız. Aksi takdirde başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmaya devam ederiz.
Artık uyanma zamanıdır. Artık sorgulama zamanıdır. Artık üretme ve güçlenme zamanıdır. Çünkü bu dünya, sadece izleyenlerin değil; yön verenlerin dünyasıdır. Eğer biz yön vermezsek başkaları bizim kaderimizi yazmaya devam edecektir.
[1]Morgan Freeman, 1937 doğumlu, Oscar ödüllü Amerikalı oyuncudur. Güçlü sesi ve etkileyici oyunculuğuyla tanınan Freeman, özellikle bilge ve derin karakterleri canlandırdığı filmlerle sinema dünyasında saygın bir yer edinmiştir.