Mustafa KOLCU

Tarih: 02.02.2026 14:22

BAHANE ÜRETME

Facebook Twitter Linked-in

“Bize kavuşma ümidi taşımayanlar, dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlar, ayetlerimize aldırış etmeyenler var ya; işte onların yeri, kazandıklarına karşılık ateştir. İman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlara gelince, Rableri imanları sebebiyle onları doğru yola iletir. Nimetlerle dolu cennetlerde, altlarından ırmaklar akar.”
(Yûnus, 10/7-9)

İnsanoğlunun bilinçli beklentileri ve bu beklentilere bağlı davranışları vardır. Gerçeğe aykırı olan beklentiler sahibine zahmet, gerçeğe uygun olanlar ise rahmet getirir. İnsan, tercih ettiği her şeyin yükünü taşır. Beklentilerin kimi dünya ile sınırlı kalırken, kimi de sonsuzluğa uzanır. İnsanın akıl yolculuğunda, beklentilerinin süslediği gerekçeler ve dayandığı gerçekler vardır.

Doğumun gerçeği, ölümün mutlaka geleceğidir. İnsanın en büyük gerçeği, ölümün kendisini bekliyor olmasıdır. Ecel sabittir, yolcu ise hareket hâlindedir. Biz, ölen yanımızı da taşıyarak ölüm anına doğru yürürüz. Ölen yanımız, geçmişin musallasında kılınacak namazını bekler. Geriye kalan ömür ise yaşanmışlığın şahitliğini yapar. İlahi emirle önce takdim edilen ruhun, vakti gelince teslim alınması, hayat döngüsünün değişmez gerçeğidir.

Her güne yeniden dirilerek uyanan insan, dünkü hâlini uğurlar. Hocaların musallada, ölümden sonra sorduğu soruları, hayattayken geçmiş yanımız için kendimize sormalıyız. Kalan ömür için geçen ömrün muhasebesini yapmak gerekir. Hesap-kitap önemlidir; kâr ve zarar, gerçek ve yalan, umut edilen ile ulaşılan apaçık ortaya çıkar.

Ömrün nihayetine kadar, uykuya dalmadan edilen dualar; geçmiş için af, gelecek için hayır dileğidir. Mümin, selametle uyumak ister. Gecenin sabahı ahiret olsa da olmasa da selamet üzere olmak büyük bir nimettir.

Doğan kişi için nüfus kütüğünde iki başlık açılır: Biri doğum tarihi, diğeri ölüm tarihi içindir. İnsan daha doğar doğmaz, ölümün geleceği gerçeğiyle kayıt altına alınır. Belli olan bu gerçek, bilinçli bir hazırlığı da zorunlu kılar.

Dünya yalan değil, gerçektir. Hiçbir yolcusunu aldatmaz. Mülk Allah’ındır ve Allah kuluna tuzak kurmaz:

“Yeryüzünü sizin için kullanışlı hâle getiren O’dur. O hâlde onun üzerinde dolaşın ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş yalnız O’nadır.” (Mülk, 67/15)

Dünyanın gerçeği, fani oluşudur. Baki olan yalnızca Allah’tır.

Gerçeğin ne, yalanın ne olduğunu ancak Allah öğretir. Vahyin gerçeğine teslim olmadan hakikate ulaşmak mümkün değildir. Gerçeğin yüzü nettir, sözü açıktır, daveti cennettir. İnsan, öldükten sonra göreceklerinden, yaşarken haberdar edilmiştir. Gerçek neredeyse müminler orada olmalıdır. Yalanın süslenmiş yüzüne, cazip sözlerine ve aldatıcı davetine karşı korunmanın yolu şu çağrıya uymaktan geçer:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın.” (Âl-i İmrân, 3/103)

İnsanın en derin kuyusu, aklen düştüğü karanlıktır. Karanlığın kendisi kuyudur; içine düşeni yutar. Nasıl ki iki göz kapandığında koca âlem görünmez olur, aklın, kalbin ve iradenin gözünü yalan kapattığında da gerçekler görünmez hâle gelir.

İnsanlığı, düştüğü karanlıklardan hakikatin aydınlığına çıkaracak olan vahiydir. Başka yerlerde çare aramak, başka sebeplere sığınmak sadece zaman ve imkân kaybıdır:

“Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Hadîd, 57/9)

Gerçeğin üzerini örtmek için gerekçe üreten ve ilk yoldan çıkan iblistir. Sözüm ona süslü gerekçeleri vardı. Yaratanına karşı vefasızlığını en uç noktada dile getirirken, Rahman’ın büyük ikazı bütün âlemde yankılandı:

“Öyleyse oradan çık! Artık kovuldun!” (Hicr, 15/34)

Şeytan, Allah’ın lütfuyla kazandığı değeri unuttu. İnsanlığın unutmaması gereken temel gerçek ise her şeyin Rabb’in elinde olduğudur. Unutan, şeytanın safına düşer.

Bir hoca kürsüden vaaz ederken şöyle der: “Kardeşlerim, ‘Bunları zaten biliyorduk’ diyebilirsiniz. ‘Neden tekrar ediyorsun?’ diye sorarsanız derim ki: Bilgiyi bilmek yetmez, gereğini yapmak gerekir. Çocuğunuzdan su isteseniz, o da getirmese; tekrar tekrar isteyince ‘Biliyorum baba, tamam’ dese hoşunuza gider mi? ‘Madem anladın, niye suyu getirmiyorsun?’ demez misiniz? Müslümanlar İslam’ın emirlerine uysaydı, biz de başka konuları konuşurduk, değil mi?”

İslam’ı din olarak benimseyen müminlerin, gerçeklere sahip çıkması zorunluluktur. Uyması gereken kuralları yerine getirmemenin gerekçelerine aldanmamak gerekir. İblis de secde etmeyişini gerekçelendirmiştir; ancak bu gerekçe kabul görmemiştir. Mümin, yanlışa asla gerekçe üretmemelidir. Yanlış için pişmanlık duyulmalı, af için yalvarılmalıdır. Gerekçeler gerçeklere savaş açtığında, şeytanın oyununa gelinmiş demektir. Oyun kurucuya karşı durabilmek için, imanla özne olan insanın nesne olmayı reddetmesi gerekir.

Birkaç örnek üzerinden birlikte düşünelim.

“İlk emri oku” olan bir dinin muhatabı insanlardır. İnanmayanları bir kenara bırakalım; inananların bile okumadan kendilerini mahrum bırakmaları düşündürücüdür. Zaman ayıramamak, anlayamamak gibi gerekçeler ileri sürülür. Bilmeden, dini hayata nasıl taşıyacağını izah edemeden üretilen gerekçeler neye yarar? Hesap gününde her nimetin sorgusu yapılırken şöyle denilecektir:

“Oku kitabını! Bugün hesap görücü olarak nefsin sana yeter.” (İsrâ, 17/14)

Kulluğu diri tutan, zamanı düzenleyen ve davranışları ölçülendiren namaz ibadeti için şöyle buyurulur:

“Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût, 29/45)

Allah’ın bilmesi hakikatken, hangi gerekçe “Müslümanım” diyen birini namazdan alıkoyabilir? Hangi gerekçe secdeden daha kıymetlidir? Bir Müslüman şu ilahi soruya ne cevap verebilir?

“Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (A‘râf, 7/12)

Paylaşmanın imana yansıyan yüzü olan infak emrine uymak yerine, vermemenin gerekçelerini çoğaltmak yanlıştır. Allah’ın verdiğinden, yine Allah için verememek ne ağır bir tercihtir. Rızkı Allah ikram etmişken, infaktan kaçınmak nasıl izah edilebilir?

“İşte siz, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. İçinizden kimi cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, ancak kendine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir; onlar sizin gibi olmazlar.”(Muhammed, 47/38)

İnsan yanlışa sapınca, yaptıklarına da yapmadıklarına da bahane üretmeyi sever. Oysa her bahane, yeni sorunlar doğurur ve çözümden uzaklaştırır. Kişinin gücünün yetmediği, zorunlu hâller dışında yapması gereken, gerçeğe sahip çıkmaktır. Müminin hayatını kuşatan temel gerçek, imanıdır. İman, vahiy ile samimi bir buluşmaya dönüşmedikçe, gerekçeli günahların bahaneleri bitmeyecektir.

Kur’an-ı Kerim’in Tevbe Suresi’nde, cihat emrine katılamayanların bahane üretmelerinden söz edilir. İslam’ın dünyevi açıdan en zor emirlerinden biri olan cihadın, dinin meşru kıldığı hâller dışında terk edilemeyeceği öğretilir.Bunun gibi pek çok ibadet, davranış ve beklentinin İslam’ın sınırları dışında şekillenmesi yanlıştır. Yanlışa gerekçe üretmek de onu savunmak da yanlıştır. Kulluk, Allah’a O’nun istediği gibi imanla yürüyüşün adıdır. Cehennemin binekleri, cennete yolcu taşımaz.

“Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise tâğuttur; onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sürükler. İşte onlar ateş ehlidir; orada ebedî kalırlar.” (Bakara, 2/257)

Bu gerçeğe aklı ve kalbi açmak gerekir. Dirilişi unutmadan, dinin sabitelerine tutunarak, velimiz olan Rahman’a tam bir güvenle teslim olmak; güvende kalmanın tek yoludur.

Kimse görmese, kimse bilmese bile fark etmez. Günaha gerekçe üretmek, gerçeğe ihanettir. O’nun çağrısı gerçektir; diğerlerinin tamamı yalandır. Kazanımların değeri, gerçeğe uygunluğu ile ölçülür. Görüntü ve gürültü değil, ölçü kıymetlidir.

Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah, suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34)

 

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —