Hz. Ömer’e atfedilen “Adalet mülkün temelidir” sözü, asırlardır dillerden düşmeyen, devletin, toplumun ve insan ilişkilerinin omurgasını tarif eden hikmetli bir cümledir.
Bu söz, sadece bir ahlâk öğüdü değildir. Bu söz bir medeniyet tasavvurunun özetidir. Çünkü adalet yoksa ne düzen kalır, ne huzur kalır, ne de güven kalır.
Lakin bugün dönüp etrafımıza baktığımızda şu soruyu kendimize sormadan edemiyoruz: Gerçekten adalet mülkün temelinde mi? Yoksa temelden sökülüp atılmış mı?
Ne yazık ki çoğu yerde adaletin yerinde yeller esiyor. Kimi zaman firar etmiş, kimi zaman çalınmış, kimi zaman da sessizce öldürülmüş…
Hak yerini bulmadığında, zalim güçlüye, mazlum sessizliğe mahkûm edildiğinde, hukuk vicdandan koptuğunda artık ortada “mülk” değil, sadece çürüyen bir yapı kalır.
Çünkü mülk; bina değildir, makam değildir, koltuk değildir.
Mülk; adaletle ayakta duran düzendir.
Mülk; hakkın korunduğu, emanetin gözetildiği, liyakatin esas alındığı sistemdir.
Temelinde adalet olmayan her yapı, ne kadar görkemli olursa olsun er yada geç çökmeye mahkûmdur.
Bugün yaşadığımız birçok sosyal, ekonomik ve ahlâkî problemin kaynağında da bu vardır. Adaletsizlik…
İnsanın emeği karşılıksız kalıyorsa, torpil liyakatin önüne geçiyorsa, suçlu korunup masum cezalandırılıyorsa,
zengin daha zengin, fakir daha fakir oluyorsa…
Orada artık adalet yoktur.
Ve adaletin olmadığı yerde güven ölür, umut söner, vicdan susar.
Ne var ki adalet ölümsüzdür.
O, bir tohum gibidir. Uygun zemini bulduğunda yeniden filiz verir. Kendini ikame edecek bir vicdan, bir irade, bir cesaret bulduğu anda tekrar ayağa kalkar.
Adalet; sürgüne gider ama yok olmaz.
Gizlenir ama tükenmez.
Bekler…
Kendisine sahip çıkacak yürekler arar.
Abdurrahim Karakoç’un dizeleri, bugünün manzarasını ne güzel özetler:
“Adalet mülkün temelindeydi hani.
Bizim hak temelde saplı mı yani?
Çıkarıp versen kim olur mani.
Yoksa hırsızlar mı çaldı?
Hâkim bey…”
Bu dizeler bir şiirden çok, bir vicdan çığlığıdır.
Soruyor bize:
Hak gerçekten temelde mi duruyor?
Yoksa birileri onu oradan söküp aldı mı?
Eğer hak temeldeyse, neden bu kadar çok insan mağdur?
Eğer adalet ayaktaysa, neden bu kadar çok kalp kırık?
Demek ki mesele sadece “adaletten söz etmek” değil; mesele adaleti yaşamak ve yaşatmaktır.
Adalet; nutukla olmaz.
Adalet; afişle, sloganla, süslü cümlelerle kurulmaz.
Adalet; karar verirken, paylaşırken, yönetirken,
yargılarken, hükmederken ortaya çıkar.
Kendi yakınına ayrı, başkasına ayrı ölçü uygulayan adil değildir.
Güçlünün yanında, mazlumun karşısında duran adil değildir.
Menfaat için susan, haksızlığa göz yuman adil değildir.
Bir kadın hırsızlık suçu işlediğinde Hz. Üsame’nin (r.a) Allah’ın Resulünden şefaat istemesi üzerine Allah Resulu şu sözü buyurmuştur:
“Sizden öncekiler helâk oldular çünkü yüksek mevkideki biri hırsızlık yaptığında onu bağışlıyorlar, zayıf biri hırsızlık yaptığında ise ona hadd uygulanıyordu. Yemin ederim ki, eğer Fatima binti Muhammed suç işlemiş olsaydı, onun elini keserdim.”
Gerçek adalet, bedeli olsa da hakikatin yanında durmaktır.
Bugün yeniden sormamız gereken soru şudur:
Biz adaleti mi kaybettik,
yoksa adalet bizi mi terk etti?
Belki de asıl mesele şudur: Adalet hâlâ aramızda…
Ama biz ona yer açmıyoruz.
Temellerimizi yeniden kazmadan, vicdanımızı onarmadan, hak duygumuzu diriltmeden, hiçbir mülk kalıcı olmayacaktır.
Çünkü tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Zulümle abad olanın,
sonu mutlaka berbat olur.
Adalet gecikir, yorulur, incinir…
Ama eninde sonunda gelir.
Yeter ki onu temelde tutacak iradeye sahip olalım.
Selam ve dua ile...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog