Mustafa DOĞU

Tarih: 12.05.2023 12:37

ZOR ZAMANDA YAŞAMAK

Facebook Twitter Linked-in

İnsan kul olmanın idrakine eriştiğinde dağların bile yüklenmekten kaçındığı ağır bir emanetin omuzlarına yüklenmiş olduğunun bilinci ve şuuru ile yaşama farklı bir anlam katmakta ve etrafındaki her şeyi buna göre şekillendirmektedir. Bu aynı zamanda fıtrata dönüşün bir göstergesi olmakta ve ilham edilen fücur ve takvadan takvayı tercih edişin debeyanını oluşturmaktadır.Bu başkalarının gönüllü/gönülsüz kölesi olmaktan sıyrılıp kendisini ve tüm mevcudatı yaratan Allah’ın izzet ve şeref sahibi kılınmış kulu olmayı tercihinin onurlu bir haykırışını oluşturmaktadır.Bu batıl/muharref dinlerin, ideolojilerin zulmünden İslam’ın aydınlığına, nuruna, adaletine sığınışın bir deklarasyonunu oluşturmaktadır. Bu merhametin, adaletin, ahlakın, kardeşliğin, paylaşımın, hakkın, hukukun, liyakatin, emanetin, vefanın, kadirşinaslığın, diğerkâmlığın salih/güzel ameller olarak bir bedende nasıl can bulup yaşam olduğunun ispatını oluşturmaktadır.

Allah Azze ve Celle tarihin değişik dönemlerinde insanlara kendi aralarından, kendileriyle bir ömür sürmüş, kendi dillerini konuşan seçtiği bazı kullarını tüm İlahi hakikatleri bildirmek ve yaşamsal alanlarda nasıl uygulanabilir olduklarını göstermek için elçi olarak seçip görevlendirmiştir. Bu seçim ve görevlendirme, hiç şüphesiz O’nun rahmetinin ve merhametinin bir gereği olarak yaptıklarındandır. Aynı zamanda yeniden dirilişin gerçekleşeceği günde insanların ileri sürecekleri bir mazeretleri olmasın diye. 

Tüm elçiler gönderildikleri kavimlerin özellikle yönetici ve elit kesimi tarafından reddedilip, ağır hakaretlere ve sözlü/fiili zorbalıklarına maruz bırakılmışlardır. Bundaki temel saik ise, elçilerin bu görevleri için kavimlerine yük olmalarından, onların yaptıkları bu iş için ödenmesi imkânsız ücretler talep ettiklerinden değil, o ana kadar kurdukları despot, zalim, hukuksuz sistemlerine bir tehdit oluşturuyorlar olmalarındandır. Risalet iddiasında bulundukları ana kadar en ufak bir yanlışına, yüz kızartıcı bir davranışına, hatırlatıldığında utanacağı bir söylem/eylemine şahit olmadıkları, hatta tam tersi ahlaki vasıflarıyla temeyyüz ettiklerinden dolayı övgüler dizdikleri bu insanları bir anda yalan, büyü, sihir gibi vasıflarla karalamaya, iftiralar edip çamur atmaya başlamışlardır. Bunlar içinde şüphesiz en önemlisi; kurulu düzenleri için bir tehdit oluşturmayıp tam tersi bu düzeni meşrulaştırmada önemli bir fonksiyon icra eden dinlerini değiştirmekle itham etmeleri olsa gerek.

Elçilerin getirdikleri İlahi mesajlara ilk yaklaşımları önemsiz bir deli saçmasının ileri-geri söyledikleri olarak değerlendirirlerken, bu İlahi çağrıya toplumun her kesiminden ilgi gösteriliyor ve inananların sayısının her geçen gün artıyor olması bu despotlara farklı kararlar almalarını ve farklı uygulamalarda bulunmalarını da kaçınılmaz kılıyordu. Zira kazanımlarını kaybetmek ve otoritelerini yitirmek ile karşı karşıya olduklarını iyiden iyiye hissediyorlardı. Neticede alınan tedbirler tarih boyunca var olagelmiş tüm zalim/despot diktatörlerinkinden hiç de farklı olmuyordu; İşkence, öldürme, boykot, ambargo ve sürgün. Dönem dönemde uzlaşı teklifleri. Kısaca Şahin ve güvercin tripleri. Ama anlayamadıkları bir şey vardı ki; Elçiler bu vazifeyi dünyevi birtakım kazanımlar elde etmek ve netice de kendi konforunu ve rahatını temin etmek için yapmıyorlardı. Onlar İlahi emrin gereğini yerine getiriyorlar ve bu uğurda ödenmesi gerekecek ne tür bedeller var ise ödeme konusunda kararlı ve hazırdılar. Bu aynı zamanda kendileriyle çağdaş olan ve kendilerinden sonra gelecek bu kutlu davanın neferleri olma iddiasıyla bir mücadele sürdürecek olanlar için en güzel örneklikleri teşekkül ettirmek anlamına gelmekteydi, basiretini ve ferasetini kuşanmış düşünüp tefekkür edebilen temiz akıl sahipleri için.

Elçilerin çağdaş yarenleri, havarileri, ashabı vardı ilk iman edenlerin öncülleri olarak. Her şeylerini bu inandıkları dinin uğruna feda etmekten kaçınmayan yürekli yiğitleri. Her türlü çileye, işkenceye, tecride, boykota, dışlanmaya, tehdide maruz bırakılmış, ama her şeye rağmen o onurlu, vakur ve dik duruşlarını bozmayan erleri. Bin tane canları olsa bunu o elçinin kutsal yolu uğruna feda etmekten kaçınmayacak hasbileri. Allah’a ve elçisine olan sevgisi dolayısıyla Onları incitmemek, üzmemek, kırmamak için her türlü çaba ve gayretin içerisinde olan muttakileri. 

Saflar net, inanan-inkâr eden net, tercihler net, duruş ve tavırlar net,zihinler net. Allah resulü ve arkadaşları hiçbir tehdide boyun eğmiyor ve hiçbir uzlaşma girişimine prim vermiyor, tıpkı kendilerinden öncekiler gibi... Zihinlerdeki tüm putlar yıkılmış, Tevhid akidesinin başlangıç cümlesindekitüm İlah ve Rab iddiasında bulunanlar/atfedilenler reddedilip, Uluhiyet ve Rububiyet çok net ve belirgin bir şekilde Allah’a tahsis edilmiş. Vahiy hayatın/yaşamın vazgeçilmezi kılınmış, zihinler, bedenler, akrabalıklar, çocuklar, ebeveynler, makam/mevkiler, mekanlar, elde edilen kazanımlar buna göre yeniden tanımlanarak anlamlandırılmış. Özetle bu kutlu davete icabet eden insanlar “mümin” olmuş.İşte tüm bunlara “nebevi yöntem” denmektedir ki; Bunda küfrü, şirki, fıskı çağrıştıracak hiçbir söylem ve eylemle birliktelik ol/a/maz, sentezci, uzlaşmacı bir tavır ve davranış içerisinde bulunul/a/maz. 

Peki günümüz dünyasındaki tablo nasıl? Başta zihinler acaba ne kadar arı/duru ne kadar temiz. Sembolik İlahlar ve rabler reddedilirken onların yerine hangi mal, makam, mevki, varlık, ideolojiler yer edinmekte zihinlerde ve kalplerde. Hangileri için bir ömür tüketilmekte, hangilerinin telkinleri hayatımızın vazgeçilmezi kılınmakta. 

Birilerinin nebevi metodun vazgeçilmez yegâne tek metot olduğunu iddia edip de beşerî ideolojilerin müesses nizamı ve kazanımlarını sürdürmek için oluşturulan teşekküllerini kutsayarak kendilerine yakın gibi gördükleri ve bu müesses nizamın varlığını ve devamlılığını sürdürmek için her şeyi yapmaktan geri durmayan oluşumları “kutsal anlam yüklemeleri” yaparak nasıl önce zihinlerinde, sonra bulundukları mahfillerde meşrulaştırmaya çalıştıklarını anlamak ve anlamlandırmak hiç de kolay olmasa gerek. Liderlerine yakıştırılmaya çalışılan “layüsel (hatasız, günahsız, hesap sorulmaz)” payesi ile nasıl bir yanlışa sürükle/n/diklerini hangi nebinin metoduna sığınarak tevil etmekte ve anlamlandırmaktadırlar.En yakınına aldığı liyakatsiz, kutsalı olmayan, ehliyetsiz, emanete sahip çıkmaktan yoksun, hak ve hukuk tanımayan, ahlaki değerlerde ciddi problemleri olan muhterisleri hangi nebinin yol arkadaşları ile mukayese edebilmektedirler. Daha saymakla bitmeyecek yüzlerce tespit ve değerlendirmeler ile bu mukayeseli sorular artırılabilir.

İslam ümmeti en büyük travmayı belki de ulemasının yoksunluğu ile yaşıyor. Toplumların vicdanı olması gereken alimler, büyük bir sessizliğe gömülmüş, iyiliğin yaygınlaşmasını ve kötülüğün engellenmesini sağlayacak ve onlarca ayeti kerime ile emrolunan bir düsturu bile canlı/işlevsel kılamamış olmanın ve “alimler peygamberlerin varisleridir” hadisinin üzerlerine nasıl bir sorumluluk yüklediğininizahını ne ile nasıl yapılabilmektedirler. Varoluş gerekçelerini İslami düşünce ve yaşamın kişilere ve toplumlara hâkim olması ve böylece hayatın her aşamasının referansı olarak “Vahyi” öğretiyi baz almış kurum ve kuruluşların kendi mahallesinin adam/lar/ı gibi gördükleri bu oluşumlara karşı yapılan tüm yanlış, zulüm, hukuksuzluk, haksızlık, hırsızlık, ahlaksızlıklara karşı nasıl hala yalan/yanlış tevillerle vaziyeti kurtarma ve pozisyonu kotarma telaşesi içerisine girdiklerini hangi nebinin benzer oluşumlarıyla izah edebilmektedirler. 

Sömürgeci/kolonyalist anlayış Demokrasi, Liberalizm, Kapitalizm, Sekülerizm, Feminizim ve tüm bunların çatı kurumu olan modernizm ile düşünsel dünyamızı tarumar etmiş ve “inandığı gibi yaşayamayan” müminleri “yaşadıkları gibi inanmanın” mahkûmu ve madunu kılmıştır. Bu normal şartlarda bir paranoya gibi gözüken durumu “güney müftülerini” bile mumla aratacak bir takım “din bezirganları” ile oluşturdukları “fıkıh”yoluyla meşrulaştırıp mubah hale getir/t/mek suretiyle vicdanların ve kalplerin rahatlatılması sağlanmıştır. Doğal seleksiyon olarak bu rahatlama yaşamsal unsurlara da yansıyarak mal, mülk, eşya algısı ve olgusu değiştirilip dönüştürülerek gelecek nesillerinde zihin ve yaşam dünyaları tehdit edilir olmuştur.

Öykünmeci seküler zihniyet ciddi bir kimlik problemini de beraberinde getirmektedir. Allah’ın inananları “Mü’min”, “Müslim” olarak isimlendirmesi yeterli görülmemiş olsa gerek ki; ön takı eklemlemeleriyle bu duyguyu pratize ederek genel kabul görmesi sağlanmaktadır. “Çağdaş/Modern Müslüman”, “Demokrat Müslüman”, “Liberal Müslüman” “Laik Müslüman”, “Kapitalist/Kalvinist Müslüman”, “Feminist Müslüman” … gibi tanımlamalar çok rahat bir şekilde kullanılmakta ve hiçbir beis görülmemektedir. Bu aslında “muttaki, Muhlis, Muhsin, Sıddık, Şakir, Hamid, Zakir, Şekur…” gibi Allah’ın kendilerinden daha fazla razı olduğu kullar olma iddia/gayretinden inananları uzaklaştırmakla kalmayıp, daha fazla dünyevileşmesini, daha fazla bencilleşmesini sağlamaktadır. Bu yaklaşım tarzı doğal olarak müminlerin örnek/rol model olabilme vasfını yitirmesine neden olmaktadır. 

Aslında Arif Nihat Asya yazmış olduğu “Naat” ile kendi yaşadığı dönemi ve hiçbir şeyin değişmeyip belki de tam tersi dahada eksiye gidişin ve kavram kargaşalarının yaşandığı günümüzü çok net ve güzel ifadelerle dile dökmektedir.
Diller, sayfalar, satırlar
"Ebu Leheb öldü” diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, ya MUHAMMED;
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!

Evet bilinen Ebu Leheb, Ebu Cehil öldü. Ama onun misyonunu temsil etmekte olanlar onlar kadar cesur/yürekli olamamış bir edayla aramızda dolaşıyorlar, Abdullah b. Übey b. Selül’leşmiş bir şekilde. Batılı sömürgeci zihniyet Allah’ın aziz dinini ruhundan/amacından/hedefinden uzaklaştırarak kendi ideolojilerinin ve yaşamsal kurgularının hayata hâkim kılınması ve vazgeçilmezleri olması için algı dünyamızı yeniden inşa ederek adeta Nemrut ile İbrahim’i, Firavun ile Musa’yı, Ebu Cehil/Übey b. Selül ile Muhammed Mustafa’yı uzlaştırarak sentezlemede ve yeni bir din olarak insanlara sunmaktadırlar. Üstelik tüm bunlar, “mutlak doğrular” olarak farklı kurum, kuruluş ve mahfillere çöreklenmiş kimliğinden utanan, “kendi olmayı” başaramamış öykünmeci karakter fukarası “din adamı/tüccarları” eliyle kabullere sunulmaktadır. 

Zamanı, zemini, mekânı, makamı, değer yargılarını kokutanlar bu değerleri kendi anlam dünyasında değerli kılmaya çalışanları mürteci diye yaftalamakta, fundamentalist, kökten dinci, radikal gibi kavram ve deyimlerle adeta şeytanlaştırma çabası içerisine girmektedirler. Bu söylem ve eylemlerdeki yegâne saik ise kendi kokuşmuş, her tarafından zulüm, haksızlık ve ahlaksızlık akan iktidarlarını meşrulaştırmaktan başka bir şey olmasa gerek. Evet zor zamanda yaşıyor olmak ve inandığı değerler üzerine bir mücadele yürütebilmek hiç de kolay olmayan zor bir zanaat olsa gerek vesselam. 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —