Mustafa DOĞU

Tarih: 14.04.2023 04:42

ZAMAN VAR ZAMAN İÇİNDE

Facebook Twitter Linked-in

 

AFAD'ın açıklamasında, "7,7 büyüklüğündeki ilk depremin etkili olduğu süre 65, ikinci depremin etkili olduğu süre 45 saniye. İki depremle bölge yaklaşık 2 dakika boyunca çok ciddi şekilde sarsıldı."

“Gece yarısı yaşanan ve 45 saniye süren Marmara Depremi; Kocaeli, Yalova, Sakarya, İstanbul ve Düzce'de yıkıma neden oldu. 17 Ağustos depremi döneminde çekilen fotoğraflar meydana gelen sarsıntının korkunçluğunu gözler önüne seriyor.” Basından.

17 Ağustos 1999 saatler gece yarısı 03.02’yi gösterirken gerçekleşen Marmara depremi ile 6 Şubat 2023 gecesi saat 04.17 Pazarcık ve gündüz saat 13.24’te Elbistan merkezli yaşanan depremler zaman ve mekân mefhumları üzerinde yeni okumalar yapılmasını de beraberinde getirmiştir. Peki, o halde “zaman” kim için ne ifade etmekte, neyi, nasıl tanımlamakta. 

Zaman; vaktin tüm sürelerini, yani kısalığını/uzunluğunu ve azlığını/çokluğunu tanımlayan bir kavramdır. Tayin ve tarif edilmiş müddetlerinin de -gün, ay, yıl, asır, mevsimler, gece-gündüz… vb.- zaman tanımlamasına dahil edildiğini görürüz. Çoğulu “ezmâ” olarak tanımlanan bu kavram genellikle daha uzun veya toplam süreleri tarif ederken kullanılır. Ayrıca “ân” (içinde bulunulan zaman), “ecel” (belirlenmiş zamanın sonu), “asır” (yüzyıllık bir zaman), “Çağ” (başlangıç ve sonu belli bir dönem), “emed” (sonlu veya belirli bir zaman), “ezel” (başlangıcı olmayan zaman), “dehr/ebed/huld” (sonsuz veya belirsiz zaman) kavramları da günlük dilde çok sık kullanılanlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Zaman gerçekte değişmeyen bir olgudur. Gün 24 saatten, saat 60 dakikadan, dakika 60 saniyeden, saniye ise 60 saliseden oluşmaktadır. Dünya yaratıldı yaratılalı bu akış hep böyle olagelmiş ve böyle olagelmeyi son saate kadarda sürdürecektir. Bu reel olgunun insanların haleti ruhiyelerine ve yaşanılan olaylara göre farklı algıları oluşturmasına engel olmadığını da her birimiz kendi yaşamlarımızdan çok sayıdaki örneklerle müşahede etmekteyiz. Hayatın normal rutin akışında zaman ne ise, olağan dışı gibi tanımlanacak yaşanan hadiselerde de odur. Zira bir gün 24 saatin, bir saat 60 dakikanın üzerine çıkmayacak ve hep öyle kalacaktır. 

İnsanoğlu dünya hayatında kendisi için takdir/tayin edilen bir ömrü yaşar. İster bin yıldan elli yıl az yaşayan olsun, ister yüzyıl yaşasın, isterse “yaş otuz beş yolun yarısı” şiirini yazıp kendince kalan otuz beşten ancak on bir yıl yaşayarak kırk altısında vefat eden olsun neticede geçen tüm ömür hepsi için sadece “dün”den ibarettir. Dün denilen zaman bir önceki günden insanlığın yaratılışına kadar ki tüm zamanların en kısa şekliyle tanımlanmasıdır. Çok sıkışıldığında “önceki gün” diye bir kavramla zaman aralığı biraz daha açılabilir amma o kadar işte. Asırlar önce, seneler önce, aylar önce denilenler de dündür, bir gün öncesi dündür, geçip gitmiş bir zamanın tanımıdır.

Bazı anlar vardır ki “su gibi akıp gider”, yavaşlamasını istersiniz yavaşlamaz, bazı anlarda vardır ki “bir türlü geçmeyi bilmez”. Aslında her ikisinde de akış aynı akış, zaman aynı zaman, süre aynı süredir. Fakat anda hissedilenler çok farklıdır. Bir de birine göre olayın zaman mefhumuna yüklediği anlam ile diğer birinin yüklemlediğinin çok farklı oluşu vardır. Yaşanılan kazalar, uçakta girilen türbülanslar, fırtınalı bir havada yapılan deniz yolculukları gibi hayatın akışına önemli kesitler vuran bu kısa anlar insanoğlunun geçmiş tüm yaşanmışlıklarının “bir filim şeridi gibi” gözünün önünden aktığı anlardır. Bu çok kısa ana sığdırılan çok uzun(!) yaşamlar.

Yaşanılan bütün bu yakın tarihimizin depremlerine şahit kılınmış kahir insanlar anı anlatırken “hiç bitmeyecek sandım” cümleleriyle özetlemeye çalışırlar olayın tüm azametini ve etkisini. Kırk beş saniye, elli-elli beş saniye netice itibariyle bir dakikadan daha kısa süreler olmasına rağmen ay gibi, yıl gibi, hatta bazıları için asır gibi bile gelebilmekte anı yaşarken. Bundan sonra yaşanılanların mukayesesi dillere cümleler olarak yansımaya başlar; “kırk beş yılda kazandığımı, kırk beş saniyede kaybettim.”, “Bir ömür tüketerek biriktirdiğim her şeyim birkaç saniyede yerle yeksan olup, uçup gitti.”, “Gece demeyip gündüz demeyip canla başla biriktirdiğim her şey yaşanılan depremle şu enkazın altında yok olup gitti.”, “Daha düne kadar her şeye sahip, yediğim önümde yemediğim arkamda bir hayat sürerken, bugün bir bardak suya, bir lokma ekmeğe muhtaç hale geldim.” Gibi çok sayıda dün ve anın mukayesesini yapacak cümleler dökülür dillerden.

“Bilin ki dünya hayatı, sadece bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme, mal ve çocuk sahibi olma (yarışın)dan ibarettir. (Bu hayat), tıpkı bir yağmur gibidir; (yetiştirdiği) ürünleri çiftçilerin hoşuna gider. Sonra (o ekinler) kurur; sen onun sararmış olduğunu görürsün, sonra da (o ekinler) kuru bir kırıntı (çer çöp) olur. Ahirette (inkârcılar için) şiddetli bir azap vardır. (Müminler için ise) Allah’ın bağışlaması ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadid-20)

Dünya hayatının geçici, ahiret hayatının ise ebedi kılınmış anlar olduğu ve insanoğlunun yaşamını buna göre kurgulayıp zamana, mekâna ve mala buna göre bir değer atfetmesi gerekliliği her aşamada bildirilmiş, yaşanmış ve yaşanmakta olan hadiselerle mukayeseli bir anlatımla idraklere sunulmuş, tercih kişinin kendisine bırakılmıştır. Yeryüzünde yaşanan deprem, sel, salgın hastalıklar gibi vakalarla insanoğluna bu hakikatler dramatik bir tarzla hatırlatılmıştır ibret almak, ders çıkarmak isteyen zihinlere.  

Bazı anlar vardır ki -adeta kişinin kâbusu olmuş- sanki hiç yaşanmamış gibi eskiye döndürülmek istenen zamanlar. Bazı anlar vardır ki -adeta kendisini rüyada gibi hissettiği- tekrar tekrar yaşamak istenilen zamanlar. Bazı anlar vardır ki dünyada adeta cenneti yaşatan, bazı anlarda vardır ki dünyayı cehenneme çeviren. 

An vardır ki yakalandığında çok büyük kazanımların elde edilebileceği, an vardır ki kaçırıldığında belki telafisi mümkün olmayacak kayıpların yaşandığı. Kadri kıymeti bilinen ve bir ömre bedel bir an vardır ki eda/ihya edildiğinde hiçbir hesap edicinin hesaplama yöntemiyle bile karşılığını bulma noktasında başarılı olamayıp aciz kalacağı. An vardır ki onu tayin edilen mekânda tüm dünyevi kazanımları terk ederek yanarak/yakılarak, adeta yeni doğmuş bir çocuğun çaresizliği veya kalabalıklar içinde yalnız kalmış birinin acziyeti gibi mahşeri yaşıyormuşçasına “vakfe” ye durduğunuzda “haccınız” olan. An vardır ki ruhundan koparılmadan kıyamı, kıraati, rükû ve secdesiyle ikame edilen namazın kişinin zaman ve mekân sınırlarını aşarak miracı kılındığı.

Kâinatın ve mevcudatın yoktan var edeni ve var etmeye devam edeni, tek İlahı, tek Rabbi, tek Maliki, tek Hâkimi olan Allah, vahyetmiş olduğu ayetleriyle zaman mefhumu üzerindeki tasavvurlarımızın nasıl oluşması gerektiğini de bize bildirmektedir. İnsanın kendisinin daha anılmaya değer olmadığı “bir şey değilken” kâinatın yaratılışı üzerinden uzun zaman (dehr) geçtiğini ve kendi katındaki bir günün insanın yaşamakta olduğu bin güne denk olduğunu bildirerek zaman algısına/mefhumuna bir açılım getirmektedir. 

Kıssalar üzerinden anlatılır zaman mefhumunun bizim yaşadıklarımız ve algı dünyamız arasındaki farkları anlatmak için. Zalim/despot yöneticilerin yüzüne karşı hakkı ve hakikati tüm yalınlığı ile haykırarak sığındıkları mağarada üç yüz yıldan biraz fazla uyuyup yeniden uyandırıldıklarında “bir gün veya bir günden daha kısa bir süre” uyuduklarını zanneden mağara yarenlerinden bahsedilir, yeniden dirilişin “hiçbir şey” değilken yaratmaktan çok daha kolay olacağını anlatmak için. “Bir gün veya bir günden daha az” deyimi yeniden dirilişin gerçekleşeceği anda insanoğlu -derin bir uykuya dalmışta uyandırılmış gibi- yeniden diriltildiklerinde soranların sorulanlardan aldığı cevap olarak aktarılmakta Rabbimiz tarafından zaman algısının farklılığını anlatmak için.    

Asra/çağa/yaşanan zamana kasem eder Yüce Hâlık, tüm insanlığın hüsranını hatırlatıp kurtuluşun nerede ve nasıl olması gerekliliğini bildirerek. Tüm zamanların kurtuluşuna mazhar olanların zihninde ve kalbinde en ufak bir kuşku dahi kalmadan tüm benliğiyle/kendiliğiyle iman edenler ve -bu bir iddia olan imanı- tüm hasbiliği/samimiyeti ve ihlasıyla güzel/salih amellere dönüştürerek izzetli, şerefli, onurlu, karakterli kendi olmayı başarabilmiş kişiler olduğunu bildirir istisnaları zikrederken. Aynı zamanda birbirlerine hakkı, hakikati adaleti, merhameti, iyiliği, güzelliği tavsiye edip tüm bunları yerine getirmek için çaba ve gayret sarf ederken başına gelebilecek tüm musibetlere sabretme erdemini gösterenler olarak netleştirir istisna kapsamına girenleri.

İletişim ve ulaşımdaki gelişmeler dünyayı “global bir köye” dönüştürmüş, kıtalar uzak, varılması zor olmaktan çıkıp çok yakın kılınmışlardır. En uzak iki kıta arasındaki bir şehirden diğerine varmak dün yıllara sâri iken bugün bir günün bile altına düşmüştür. Tüm bunlar uzakları yakın kılarken, yakınları uzak kıldığının bile farkında olmaksızın akıp gidiyor zaman.

Yaşadığımız zaman/asır/dönem tüm değer yargılarının anlam dünyasından/ruhundan koparılarak değersizleştirilip içinin boşaltıldığı anlara evirilmiş, vakit nakit olmaktan çıkarılıp cömertçe harcanan, karşılığı olmayan değersiz bir bonoya dönüştürülmüştür. Empoze edilen hız ve haz tutkusu insanoğlunun zihin dünyasını dumura uğratarak zamanı, mekânı, malzemeyi anlamsız olgulara tahvil etmiştir. Her şeyin tüketim mantalitesine endekslendiği bu dünyada, insanoğlu tükettiğinin aslında kendi insanlığı olduğunun bile idrakinde olmaksızın, ışıkların, seslerin ambiyansına kendini kaptırmış bir koşuşturmanın, bir hengamenin içinde -yetmediğini iddia ettiği- zamanı tüketmektedir. Geceler gündüzler birbirine karışmış dinlenme, ibadet etme, tefekkür (düşünme) ve tezekkür etme (zikretme) zamanı olmaktan çıkıp eğlenme, çalışma zamanlarına dönüştürülerek zaman mefhumu anlamsız hale getirilmiştir.  

Velhasılı kelam, zaman dünya yaratılalı beridir aynı zaman, insan aynı insandır. Değişen sadece bizim algılarımız ve bu algılarımızı oluşturan sahne dekorları, kostümler ve kullanılan materyallerdir. Dolayısıyla anı nasıl yaşadığımızdan ve nasıl değerlendirdiğimizden hesaba çekileceğimiz gerçeğini hiçbir gerekçe değiştiremeyecek ve çok yakin bir zamanda -hiçte uzak olmayan- gerçekleşeceğine iman ettiğimiz ahiret hayatında elimize tutuşturulacak ispatlı şahitli belgelerle göreceğiz ki, o zaman her şey bitmiştir sonuç ellerimizle oluşturduklarımızdan başkası olmayanlardır vesselam.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —