Toplum olarak bazı tartışmaları ne kadar çabuk ve ne kadar sert yaşadığımızı bir kez daha gördük. Eskişehir Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Güneş Akgün’ün yöresel kıyafetiyle görev yapması, olması gerekenden çok daha büyük bir gürültüye sebep oldu. Sosyal medyada yapılan hakaretler, küçümseyici ifadeler ve öfke dili, meselenin bir kıyafet tercihinden ziyade zihniyetle ilgili olduğunu açıkça ortaya koydu. Buna karşılık, pek çok vicdan sahibi insan da aynı mecralarda itirazını dile getirdi, yapılan haksızlığı gördü ve buna sessiz kalmadı. Bu tablo bize şunu gösteriyor: Asıl tartışmamız gereken konu, bir belediye başkanının ne giydiği değil; birlikte yaşama kültürünü ne kadar içselleştirdiğimizdir.
Bir kadının kamu görevinde bulunması, seçilmesi, yönetici olması bu ülke için yeni bir mesele değildir. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan yasal düzenlemelerle tanınmıştır. 1930’dan itibaren belediye seçimlerine katılma, ardından köylerde muhtar olma ve ihtiyar meclislerine seçilme hakları verilmiş, 5 Aralık 1934’te Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan değişiklikle milletvekili seçme ve seçilme hakkı kadınlara tanınmıştır. Bu, kuşkusuz tarihsel açıdan önemli ve değerli bir adımdır. Ancak burada çoğu zaman görmezden gelinen bir gerçek vardır: Bu haklar uzun yıllar boyunca toplumun bütün kadınları için fiilen eşit şekilde kullanılamamıştır. Özellikle başörtülü kadınlar, hukuken tanınmış olan bu haklardan sosyal ve idari engeller nedeniyle yararlanamamışlardır. Bugün “Cumhuriyet’in kazanımı” diye gururla anlatılan bu haklardan, bir dönem annelerimizin, ablalarımızın, kız kardeşlerimizin bir kısmı fiilen mahrum kalmıştır.

Toplumsal dönüşümler bir anda olmaz. Sosyal hayat, bir gecede değişmez. Bir dönem atılan adımlar, o günün şartları içinde önemli olabilir; sonradan gelenler bu adımları genişletebilir, eksik kalan yönleri tamamlayabilir. Burada yapılması gereken, “Bunu ben yaptım, sen yaptın” kavgasına tutuşmak değil; bugün gelinen noktada daha iyisini nasıl yapabileceğimizi konuşmaktır. İnsanlığın, adaletin ve eşitliğin iyiliğine olan işlerde esas mesele, kimin paye aldığı değil, kimin dışarıda bırakılmadığıdır. Bu nedenle geçmişi bir üstünlük yarışına çevirmek de bugünü bir rövanş alanı gibi görmek de topluma fayda sağlamaz.
Zeynep Güneş Akgün’ün tercih ettiği yöresel kıyafet, bu toprakların hafızasında çok derin bir yere sahiptir. Kurtuluş Savaşı yıllarında kağnılarla cepheye mermi taşıyan, yokluk içinde direnişi omuzlayan kadınların kıyafetiyle neredeyse aynıdır. O kıyafet, bir folklor objesinden ibaret değildir; bir mücadelenin, bir fedakârlığın, bir onurun sembolüdür. Böyle bir kıyafetin bugün bir belediye başkanının üzerinde görülmesi, küçümsenecek ya da alaya alınacak bir durum değil, aksine saygıyla karşılanması gereken bir hatırlatmadır. Bu hatırlatma, kimliğini inkâr etmeden kamusal alanda var olabilmenin mümkün olduğunu göstermektedir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana yönetici konumunda pek çok kadın gelmiş, geçmiş ve hâlen görevini başarıyla sürdüren birçok hanımefendi bulunmaktadır. Toplumun büyük bir kesimi, bu kadınların başörtüsüz olmalarından rahatsız olmamıştır. Aksine, sayılarının artmasını olumlu karşılamış, kadınların kamusal alanda daha görünür olmasını bir kazanım olarak görmüştür. Çünkü kadınların yönetime katılması, farklı bir bakış açısını, farklı bir hassasiyeti beraberinde getirmiştir. Annelik şefkatinin, sorumluluk duygusunun ve inceliğin topluma yayılmasından neden rahatsız olunsun? Aynı yaklaşım, başörtülü ya da yöresel kıyafetli kadın yöneticiler için de geçerli olmalıdır. Onların varlığı da kimseyi korkutmamalı, tedirgin etmemelidir.
Sorun, kıyafette değil; tahammülde yaşanan eksikliktedir. Bir kadının başı açık ya da kapalı olması, modern ya da geleneksel giyinmesi, onun liyakatini, niyetini ya da hizmet etme kapasitesini otomatik olarak belirlemez. Asıl belirleyici olan, görevini nasıl yaptığı, insanlara nasıl davrandığı, adaleti ve hakkaniyeti ne ölçüde gözettiğidir. Bu nedenle bir yöneticiyi, görünüşü üzerinden yargılamak hem sığ hem de adaletsizdir. Üstelik bu yaklaşım, yıllarca şikâyet edilen ayrımcılığın başka bir biçimde yeniden üretilmesinden başka bir sonuç doğurmaz.
Hukukun genel ilkeleri ve evrensel değerler, farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak görülmesini esas alır. Bir toplum, farklı yaşam tarzlarını, inanç biçimlerini ve kültürel tercihleri bir arada taşıyabildiği ölçüde güçlenir. Tek tipleştirme çabası, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, uzun vadede kırılganlık üretir. Buna karşılık çoğulculuk hem toplumsal barışı besler hem de ortak aidiyet duygusunu güçlendirir. Bu çerçeveden bakıldığında, Zeynep Güneş Akgün’ün kıyafeti üzerinden yapılan tartışmalar, birleştirici değil ayrıştırıcı bir zeminde yürütülmektedir.
Asıl sorulması gereken soru şudur: Bu tartışmalar, Mihalgazi’de yaşayan insanların hayatına ne katmaktadır? Belediye başkanının hizmetinden memnun olan ya da olmayanlar, bunu kıyafet üzerinden mi yoksa yapılan iş üzerinden mi değerlendirmelidir? Bir yöneticinin başarısını ölçmenin yolu, sosyal medya linçleri değil; sahadaki karşılığıdır. Zeynep Hanım’ın görev yaptığı yerdeki insanlara kulak vermek, bu tartışmalardan çok daha öğretici olabilir. Ayrımcılıkla mücadele mi edilmiş, yoksa ayrımcılık başka bir biçimde yeniden mi üretilmiştir? Bu sorulara samimiyetle cevap aramak, hepimizi daha sağlıklı bir noktaya taşıyacaktır.
Toplum olarak artık şunu kabullenmek zorundayız: Birlikte yaşamanın yolu, herkesin birbirine benzemesinden değil, birbirine tahammül edebilmesinden geçer. Tahammül, katlanmak değildir; anlamaya çalışmak, empati kurmak ve farklılıkla barış içinde yaşayabilmektir. Bir kadının yöresel kıyafet giymesiyle rahatsız olan bir zihniyet ile başörtülü bir kadını kamusal alanda görmekten rahatsız olan bir zihniyet arasında, yöntem farklı olsa da mantık aynıdır. İkisi de kendi konfor alanını mutlaklaştırmakta ve başkasının varlığını tehdit olarak algılamaktadır.
Oysa bu topraklar, farklılıklarıyla anlamlıdır. Aynı sokakta farklı kıyafetler, farklı inançlar, farklı yaşam tarzları yan yana var olabildiğinde, gerçek anlamda bir toplumsal olgunluktan söz edilebilir. Belediye başkanları, öğretmenler, doktorlar, işçiler; kim olursa olsun, insanların değeri kıyafetleriyle değil, insanlıklarıyla ölçülmelidir. Zeynep Güneş Akgün de bu kutlu toprağın bir evladıdır ve bu topraklara hizmet etmektedir. Onun varlığı kimseyi eksiltmez, kimsenin hakkını elinden almaz.
Sonuç olarak, yaşanan bu tartışma bize bir kez daha şunu hatırlatmaktadır: Gerçek mesele, kimin ne giydiği değil; kimin kimi dışladığıdır. Eğer ayrımcılıkla gerçekten mücadele etmek istiyorsak, bunu seçici bir hassasiyetle değil, ilkesel bir duruşla yapmak zorundayız. Bugün savunduğumuz tahammül, yarın bize lazım olabilir. Anlayışla kurulan bir dil, toplumu bölerken değil, birleştirirken güçlendirir. Belki de bu yüzden, böyle anlarda durup kendimize sormamız gerekir: Tepkimizi besleyen şey haklı bir kaygı mı, yoksa hazmedemediğimiz bir farklılık mı? Bu soruya vereceğimiz dürüst cevap, bizi “vallahi doğru” dedirten bir ortak akla biraz daha yaklaştıracaktır.

