Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Ümit AKTAŞ


YOL VE KULUBE

Ümit Aktaş'ın "yeni" yazısı...


İnsanı benzerleri arasında öne çıkaran, uyuma ve aşırılığa dayanan melekî ve şeytanî yönlerin belli bir akilanelikle dizginlenebilmesidir. Dünya üzerindeki macerası açısından ihtiyaç duyduğu her iki yön, kendisine doğru yükselen ve çatallanan bu eğilimleri bir akılla uzlaştırma çabasıyla ahenk kazanır. Her iki yöne de ihtiyacı vardır insanın ama bu zıt eğilimleri bir dengede tutabilmesi halinde bunlar bir işe yarayacaktır. Aksi halde ise yıkıcı ya da uyuşumcu bu yönler, etkin ve olumlu bir işlev göremeyecektir.

Çağdaş düşünürler insana dair bu temel sorunsalın irdelenmesi hususunda, bilimsel ve düşünsel gelişmeleri de dikkate alarak yeni yaklaşımlar ortaya koymakta. Özellikle de teknoloji alanında ortaya çıkan performansın insanı hiçe sayan ataklığı, insanlığın varlığı ve geleceğine dair de ciddi kaygılara yol açar. Bu konu üzerinde kafa yoran önemli düşünürlerden birisi olan Martin Heidegger’in tüm otantiklik savunusuna karşı, insanın bu dünyaya fırlatılmışlığı düşüncesi ise bir yandan modern öte yandan ise nihilist bir yaklaşımı ele verir. 

İnsan bu dünyaya fırlatılmış mıdır yoksa bu dünya insan için bir mesken/mekân mı kılınmıştır tartışması oldukça kadim bir soruna da işaret eder. Elbette bu meseleye şöyle de yaklaşılabilir: İnsan bu duruma aralarında bulunduğu benzeri canlılara karşı yürüttüğü evrimsel çabasıyla kendisi mi gelmiştir,yoksa bu konum zaten onun için mi hazırlanmıştır? Belki de doğrusu her iki tezin de cari olduğu bir geleceğin insanın anlam ufku olduğudur. İnsanın onca meşakkat içerisinde zuhur ettiği bu dünyaya aitliği ile birlikte, bunu aşkın bir çağrıya muhataplığı, ondaki bu kökensel çelişkinin aslında kendisini yücelten bir ivmeyi sağladığına da işaret eder.  

Tüm bunlara karşın, insanın özsel anlamda özel bir anlamı haiz olmadığına dair bir yaklaşım da insanın bu dünyaya fırlatılmışlığından tutun da bu dünyaya yabancılığına kadar, çeşitli varoluşçu yorumlara yol açar. Ama sonuçta insan bu dünyada öyle veya böyle bir yolculuk hali içerisindedir. Doğası gereği gerilimli olan bu yolculuktan alnının akıyla çıkabilmesi ise insanın asli imtihanıdır.

Her ne kadar insanın varoluşunu büsbütün abes bir durum olarak gören olumsuz bir nihilist söylem olsa da, yeni bir şeyler yapabilmek için önce kadükleşmiş olanları yıkmak gerekir’e dair olumlu bir nihilist anlayış da vardır. Nietzsche’nin nihilizmi de işte bu anlamdaki bir yaratıcı yıkımı öneren, olumlu bir nihilizmdir. Tanrı’yı yani yaratıcılığı gözden çıkarmış bir toplumun dirilmesi için onu baskı altında tutan güçlerle savaşımı esas alan Nietzsche, Heidegger kadar temkinli değildir ve geride bıraktığı tüm kötü şöhret bundan kaynaklanır. O, kendi iradesini ve arzusunu hiçe sayan insanı bu özsel yetilerine sahip çıkmaya çağırmış ama bu çağrısı neredeyse bir iktidar arzusu ve hatta faşizm övgüsü gibi anlaşılmıştır. Yarım kalan sözlerini tamamlayacak ne bir ömrü ne de ardılı olmadığından, sahipsiz kalan sözleri nadanların (sözgelimi kız kardeşinin) elinde paralanmıştır. 

Heidegger’in kendisini metaforların arkasında gizlediği yerde ise o dümdüz konuşur: Tanrı öldü ve onu siz öldürdünüz sözü aslında verili toplumun yüzüne ayna tutmak olduğu gibi, ortaya çıkan bu boşluğa doğrudan dikkat çekmenin ötesinde, esas olarak özgürleştirilen bir ruha mugayir olmayan bir Tanrı arayışını da ortaya koyar. Ama o da, tıpkı çekinerek de olsa izleğinde yürüyen Heidegger gibi, Hıristiyanlıktan vazgeçse de, Hıristiyanlığın yadsıdığı İslam hakkında da yeterli bir malumata sahip olmadığından, salt düşünsellikle, eleştirellikle yetinemeyen ve kendisine bir barınak, bir çatı arayışındaki yolu yürünebilir kılmak için daha da ötesine, Zerdüştlüğe gider. Heidegger ise Hıristiyanlığı retten sonra, Avrupa geleneğinin geride kalan yegâne kökenini, Yunan’ı da aşmaya cesaret edemez.

Heidegger’in o sakınımlı ayak izlerini takip eden bir yolcu, Avrupa’nın ufkunu karartan bir geleceğin dehşeti karşısında sığındığı köyüne, Kara Orman’daki Todtnaubwerg’e kadar gider. Burası düşünmek için olduğu kadar geride kalan sahici insanlarla, köylülerle hemhal olmak için de uygun bir yerdir. Zira felsefe, akademilerin hesapçı çatıları altından ziyade işte burada, güneşe açık bir alanda ve hatta fırtınaların uğultusu altında Varlığa daha doğrudan temas eder. Açıklık nedir peki, kavramların el’an içinde bulunduğumuz Varlığın dünyasındaki bir tecessümü, bir dile gelişi, yeni baştan içeriklendirilmesi midir ki bu, bizim insanlığımız kadar bu insanlığın Tanrı’ya bakışını da yenilesin? 

Heidegger açısından Tanrı Varlık mıdır veya bunu sorunsallaştıran düşüncesi ona doğru çekingen bir hazırlık içerisinde midir bilinmez ama o, buna dair bir müphemlik içerisinde, Varlığın çobanı ya da bekçisi olarak sözlerini korumaya çalışır. Kelimeleri yenilerken tıpkı Sokrates gibi kavramları da yeniden doğur(t)maya çalışır.  Tanrı’ya mesafeli olsa da giderek daha yakınlaşır ve ölümü sonrasına adeta bir vasiyet gibi şu sözleri bırakır: Bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir!

Nazizm onu aldatmış, varoluşçuluk ise düşüncesini popülerleştirerek elinden almak istemiştir. Her ikisine karşı da tavırlıdır ama yorumlar sözü alır götürür. Kara Defterler buna dair bir türlü alt edemediği çıkmazlarına tanıklık eder. En sevdiği dostları Yahudi olsa da, onları paranteze aldığı bir sorundur Yahudi meselesi. Onları Alman saflığına bir tehdit olarak görürken, Almanların da sadece Kara Orman köylülerinden ibaret olmadığını unutur. Tıpkı Yahudilerin de sadece Siyonistlerden ibaret olmadığını unutması gibi. Bir soykırıma felsefi gerekçeler üretmek korkunç bir günahtır ve affedilemez.([1]) Bir düşünür olsa da, o da bir insandır ve hatalarla maluldür. Kuşkusuz ulusal ve siyasal duygularını aşan gerekçeleri vardır ama hiçbir gerekçe böylesi bir genellemeyi ve cürmü haklı çıkarmaz. 

Oysa onun en önemli felsefi mottosu, varlığın olmaya bırakılmasıdır. Ne var ki bu bilgece sözün cari dünyada pek karşılığı olmaz. Evet, kâinatın akışına baktığımızda orada içkin bir bilincin çekip çevirdiği bir olmaya bırakılmışlığı derinlemesine hissederiz ve bu histir ki bizi Tanrı’ya götürür. Ve elbette insanların yetiştirilmesinde de bu oldukça bilgece bir yaklaşımdır; birçok kişiyi bu kararından ötürü pişman ettirse de. Zira bu iyi niyetli çabalar, çoğu kez birilerini özgürleştirmek isterken yoldan da çıkarabilir. Özgürleş(tir)mek, oldukça maliyetli bir riski gerektirir çünkü ve kuşkusuz ki buna da değer. Bunu göze alamayan bir disiplin ise sonuçta insanı eşyalaştıran bir güdülmüşlüğe yol açar ve çoğu kez eğiticiyi bir çobana çevirir. İnsan ise her halükârda cari durumu aşan bir özgürleşme çabasıyladır ki hakikate vakıf olmaya yönelebilir. Bu ise ancak bir başlangıç noktasıdır ve buradan hareket eden bir özgürleşme çabası, yöntemsel bir disiplinle birlikte bir yola ve yordama tâbi olarak ilerleyebilir. 

Hocası Husserl’in adımlarına basarak düşünmeyi ve düşüncenin hayat bulduğu zihnin temel eğilimini belli bir yönelimsellik çerçevesinde yorumlar. Bu tutumudur ki insanı, benzerlerinden ayırır ve düşünceyi asli izleğine kavuşturur. İnsan bir boşlukta vücut bulmadığı gibi adımları da yolunu bir tür rastgelelik içerisinde bulamaz. O, yönelimsel bir varlıktır ve sezgileri ona kendisini belli bir aşkınlığa/açıklığa çıkaracak bir yön kazandırır. Bu tür bir yöneliş onu her an sıradanlaşmanın veya bayağılaşmanın tehlikesi altında olduğu o gündeliklikten kurtararak Varlığın ışıdığı açıklığa çıkarır. Aslında bu, doğrudan deneyimlediğimiz gündelik bir pratikten ziyade, bizi olağandışılaşmış bir yolculuğa hazır kılan bir pratiğin kutsal sularına sokup çıkaran bir arınma ve yücelme anlarıdır. Ki insan işte ancak orada kendi özgüllüğünü bulur. Aslına bakarsanız bu, Tanrı’nın seslenişine bir icabettir ki Peygamberlerin macerası da tam da işte orada başlar.

Heidegger’e göre Nietzsche nihilizmi aşamamış, sadece aşılamaz bir uçuruma işaret edip gitmiştir. Tabii Nietzsche’nin kırk yaşlarında sağlığının bozulduğunu ve kırk dört yaşında akıl sağlığını büsbütün yitirerek ortalıktan çekildiğini de unutmamak gerekir. Gerçi onun bakış açısı Heidegger gibi değildir. Olaylara daha çok eleştirel bir perspektiften bakar. Öyle ki bu perspektif belli bir hakikatten ziyade ona dair çoğullukları gözetler. İnsanı hakikate çıkaran birçok yol ve yön vardır çünkü. Heidegger içinse temel mevzu varlık etrafında düğümlense de, onun da bu meseleyi tam olarak çözümleyebildiğini söylemek mümkün mü? Sorunsallaştırdığı şu Leibniz’in sorusuna, neden hiçlik değil de varlık var sorusuna bir cevap verebilmiş midir? Her ne kadar Platon’un ortaya koyduğu ideayı esas alan felsefi yaklaşımı doğrultmuş ve merkeze varlığı almış olsa da buna dair temel sorunu çözümleyebilmiş midir?  Veya belki de haberdar olmadığı bir selefi, Molla Sadra, bu temel sorunu kendisinden önce doğrultarak varlığı mahiyetin önüne geçirip felsefede bir çığır açmış olsa da, bu açıdan onun izleğinde olan Heidegger, varlığı mümkün kılanın ne olduğu konusuna, yani sorunun Tanrı ile ilişkisi bâbına girebilmiş midir? Üstelik her halükârda varlık salt bir hakikat değildir, sadece hakikate işaret etmektedir. Peki, hakikat nedir?..

Varlığa ve hakikate dair düşünce(si)nin tıkandığı bu noktada ise yüzünü şiire döner Heidegger, özellikle de Hölderlin’e.  Kara Orman’ın bir açıklığındaki güneşin ışıması, tıpkı şiirin dil içindeki ışıması gibi belki tam olarak dillendirilemeyen bir sezgiyle hakikate yakın kılar insanı. Bu, tıpkı varlığın içerisinde insanın ortaya çıkışı, ışıması gibidir. İnsan da bir kelimedir çünkü Tanrı’nın kelimesi. Öyle ki bir kelime ansızın bir ışımayla iner yeryüzüne ve ağdığı yerdeki çağrışımlarıyla orayı ışıtır, varlığı gün yüzüne, görünürlüğe çıkarır ve bir anlama kavuşturur, kavramlaştırır. Her ne kadar anlık bir aydınlanma yaşansa da yine de buna tutunamaz insan. Bir geçicilikle maluldür çünkü. Olsa olsa bir şiire dökerek kalıcılaştırmaya çalışır o ânı, bu da ne kadar yapılabilirse. Heidegger sonrasında ise yorumlar ve yorumlamalar girer devreye ve hakikate dair o endişeden, ihtimamdan giderek uzaklaşılır…


 

[1] İbrahim Kalın, Heidegger’inKulubesi, İnsan Y. s.108.

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR