Yusuf YAVUZYILMAZ

Tarih: 24.01.2023 23:07

Yargı Üzerine Analiz

Facebook Twitter Linked-in

Son dönemlerde yoğun olarak gündeme gelen iktidar-yargı ilişkilerindeki sorunlar, verilen yargı kararlarındaki tutarsızlık, siyasetin yargıya müdahil olduğuna dönük haklı itirazlar, Türkiye’de derin ve köklü bir hukuk sorununun olduğuna işaret ediyor.

Türkiye’nin başından beri bir hukuk devleti olma sorununun olduğunu görüyoruz. Siyasal ve toplumsal hayatımızı derinden etkileyen bir sorundur bu. Çünkü yargı bağımsızlığının olmadığı bir dönemde hak mahrumiyetine uğramış olanlar için sığınılacak güvenli bir mekân da kalmamıştır. Dolayısıyla kimlikleri ve ideolojileri değişse de, hukuk ihlaline uğrayanların varlığı değişmez bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor.

“Kimin terörist ve suçlu olduğuna çoğu kez mahkemeler bile karar veremez” ifadesi hukuk konusunda çok daha derin bir felsefi tartışmaya işaret ediyor. Öte yandan bu ifade mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmadığına vurgu yapıyor. Demokratik bir yönetim için yargının tarafsız ve bağımsız olması ön koşuldur. Peki, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca yargı bağımsız oldu mu?  Örneğin İstiklal mahkemeleri karaları, 27 Mayıs yargılamaları, 12 Eylül ve 28 Şubat yargılamaları, Ergenekon davaları, 15 Temmuz yargılamaları… Hep mahkemelerin verdiği tartışmalı karalarla sonuçlandı. Son yaşadığımız Ergenekon ve 15 Temmuz darbe girişimi süreçleri ertesinde yaşanan yargılamalarda bazı hukuk ihlallerinin yapıldığı hemen herkesçe kabul edilen bir husustur. Daha da kötüsü yargının eskisinden daha ileri bir aşamaya geldiği konusunda olumlu bir işaretin olmamasıdır.

Kuşku yok ki, her davanın hukuksal, siyasi ve toplumsal boyutları var. Bu anlamda bazı davaların siyasal ve sosyolojik boyutları vardır. Hukuk konusunda mahkemelere yapılan vurgu sanıyorum ideal duruma gönderme yapıyor. Oysa realite çoğunlukla ideal olanla örtüşmüyor.

Türkiye tarihinde verilen yargı kararlarının çoğunlukla hatalı olduğu konusunda geniş bir uzlaşma var. İstiklal Mahkemeleri, 27 Mayıs, 28 Şubat ve 15 Temmuz yargılamaları ve sonuçları ortada. Üstelik hatalı kararları bu süreçlerle sınırlı değil.

Yargı konusunda kabul edilmesi gereken ilk gerçek, yargının siyasetten ayrılması, bağımsız ve tarafsız olması gerektiğidir. Ne yazık ki, Türkiye özelinde yargı, siyasal iktidarların yanında muhalefeti sindirme amaçlı kullanılmıştır.

Peki, yargı bağımsız ve tarafsız değil ise, siyasal iktidarın baskısı ve yönlendirmesi altında ise, mahkeme kararı kimin terörist ve suçlu olduğuna, kimin masum ve suçsuz olduğuna karar verebilir mi? Yargı konusundaki en temel felsefi soru budur.

Türkiye’nin sorunu hem sistem sorunu, hem de anlak ve insan sorunudur. Her sistem, bir yönüyle istismar edilmeye açıktır. Bu yüzden gücün olabildiğince dağıtıldığı, kurumların birbirini denetlediği bir yapı üzerinde düşünmek gerekir. Ancak tarihsel pratiğimiz gücün merkezileştiği bir siyasal anlayışa işaret etmektedir. Bu durumda temel sorunun sahip olduğumuz ve toplumsal zeminde hayli kabul gören gücün merkezileştiği yapıdan çoğulcu bir siyaset anlayışına geçme konusundaki zihniyet değişim sorunu olduğu görülüyor.

Bir muhafazakâr zihin için, çeşitli gerekçelerle, hukukun sonuçları uygulanmayabilir. Vatan, millet, ülkenin menfaatleri hukukun önüne geçebilir. Bu düşünceyi besleyen tarihsel ve toplumsal bir sosyoloji olduğu açıktır. Muhafazakâr dindar zihnin için, Fatih Kanunnamelerindeki, devletin devamı için kardeş katline cevaz veren hükümle hesaplaşmak ve onu değiştirmek kolay değil. Çünkü bu hüküm hukuk karşısında reel gerçekliği ifade ediyor. Fatih Sultan Mehmet’in ancak böyle bir hukuk anlayışıyla başarılı bir şekilde imparatorluğa geçişi sağladığı kabul ediliyor. Güçlü bir merkezileşmenin başarının öncülü sayılmasının nedeni, Fatih Sultan Mehmet’in bu uygulamayla kazandığı başarıdır. Böylece çeşitli gerekçelerle hukuku öteleyen bir zihin dünyası ortaya çıkıyor.

Türkiye siyaseti, hukuku devletin ve siyasal çıkarların arkasına gizleyen bir geleneğe sahiptir. Bu anlayış muhafazakâr zihin yapısında yaygın karşılık buluyor ve siyaset bu zihnin baskısı altına giriyor. Türkiye siyaseti öncelikle bu sakat hukuksal anlayışla köklü bir hesaplaşmaya gitmelidir.

Devleti, bir siyasal kurum olarak hukukun içine çekecek bir anlayış desteklenmelidir. Mevcut haliyle hukuk devletin altında bulunan bir alan olarak görülmektedir.

Toplumsal alanda hukuka güvensizliğin en büyük işaret, insanların anlaşmazlıklarını hukuka başvurmadan giderme eğilimidir. Bu durum hukuk dışı bir örgütlenme olan mafyayı ortaya çıkarır. Hukukun güçlü olmadığı, adil ve tarafsız karar vermediğine olan inanç mafyayı besleyen ve büyüten en önemli zemindir.

Bir hukuk devleti için en büyük sorun, mahkeme kararlarının uygulanmıyor oluşu, dahası bunun normal karşılanmasıdır. Böyle bir ortamda bireylerin kendilerini güven içinde hissetmeleri beklenemez. Mahkemelerin verdiği kararların sonuçlarının uygulanmıyor oluşu, hukuk devleti söyleminin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu gösteren önemli bir işarettir.

 

Kaynak: Farklı Bakış


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —