Son zamanlarda telefonuma düşen mesajların büyük kısmı “yardım” içerikli.
Kudüs için, Gazze için, Afrika için, yetimler için, hastalar için…
Elbette mazlumun yanında olmak, paylaşmak, infak etmek bu dinin temelidir.
Buna hiçbir itirazım yoktur. Olamaz da...
Ama artık şu soruyu sormadan edemiyorum:
Biz gerçekten yardım mı ediyoruz, yoksa yoksulluğu kalıcı hale mi getiriyoruz?
Dernek, vakıf çalışması yapan tanıdığım birçok kişi yardım topluyor.
Türkiye adeta bir “yardım pazarı”na dönmüş durumda.
Bir yanda asgari ücret parasının kirayı bile karşılamadığı, 25 yıl çalışıp emekli olmuş ve 20 bin lirayla geçinmeye mahkum insanlar…
Diğer yanda bitmeyen yardım kampanyaları…
Ama kimse sömürü düzenine laf etmiyor, itiraz etmiyor. Ezilen, sömürülen, haksızlığa uğrayan kişilerin yardımına koşmuyor.
Kimse şunu sormuyor:
Bu insanlar neden bu hale geldi?
Neden bu kadar çok insan yardıma muhtaç?
Neden yardım eden kahraman olarak görülürken, insanları yardıma muhtaç eden sistemlere karşı olanlar itibar suikastine uğruyor.
Yoksulluk kader midir?
Yoksulluk çoğu zaman bir sömürü sisteminin sonucudur.
Emperyalist düzen; üretmeyen, tüketen, borçlanan, bağımlı hale gelen toplumlar ister.
Sosyal devlet olma özelliği kazanmamış devletler ise denge siyasetiyle bir kısım insana iş imkanı açarken bir kısmı işsizliğe mahkum ediyor.
İş sahibi olanlar, işsizlerin bırakın hakkını aramayı kendilerini adeta "benim işim olsun kimse umurumda bile değil" anlayışında hayatlarını yaşamaktadırlar. Devlet İş verdiğine zam üstüne zam verirken, işi olmayan kişiyi görmüyor, onları yeteneksizlikle suçluyor. Yaptığı sınavlarla mazeret üretiyor.
Yoksul toplum yönetilmesi kolay toplumdur. Muhtaç insan sorgulamaz. El açan insan itiraz edemez.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar açsa, bu sadece doğal afetlerden değil; adaletsiz sistemlerden, faiz düzenlerinden, sömürüden, haksız paylaşımdan kaynaklanıyor.
Ama biz ne yapıyoruz?
Adaletsiz ve sömürü sistemlerinin değişmesi için çalışmak yerine, sömürü ve emperyalist sistemlerin ürettiği yaraları pansumanla kapatmaya çalışıyoruz. Biz yardım yapıyoruz, yardım yaptığımız coğrafyalar iç ve dış emperyalist sömürgeciler tarafından sömürülüyor. Köleleştiriliyor.
"Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul" olan paylaşımlara kimse itiraz etmiyor.
Evet, sadaka önemlidir.
Zekât farzdır.
İnfak ibadettir.
Ama İslam sadece sadaka dini değildir.
İslam aynı zamanda adalet dinidir. İslam yetimin malına el uzatanın elini kırma dinidir. Ezilen, emeği elinden alınanların yanında durma onların haklarını ellerinden alanlara hadlerini bildirme dinidir.
Ebuzer Gıfari şöyle der:
"Evinde yiyecek ekmeği olmayan nasıl kıyam etmez şaşarım."
İslam sadece vermeyi değil, insanı ayakta tutmayı hedefler.
Hz. Muhammed(s.a.v) karnına taş bağladığı günlerde bile ümmetini dilenci yapmadı.
Onlar aç kaldılar...
Ama onurluydular.
Yoksuldular…
Ama bağımsızdılar.
Mazlumdular…
Ama teslim olmadılar.
Hz. Muhammet(s.a.v), insanlara sadece ekmek dağıtmadı; onlara şahsiyet kazandırdı.
Bugün bizim ihtiyacımız:
Daha çok yardım kampanyası değil,
Daha çok üretim bilinci kazanmaktır.
Balık vermek değil, balık tutmayı öğretmektir.
Daha çok adalet...
Daha çok ahlak...
Daha çok sorumluluk duygusunu geliştirmektir.
İnsanları sürekli yardıma alıştırmak, onları güçlü yapmaz. Onları bağımlı yapar.
Asıl görevimiz;
İnsanları:
-Meslek sahibi yapmak
-Üretime katmak
-Kendi ayakları üzerinde durur hale getirmek
-Onurlarını korumak olmalıdır.
Asıl yardım budur.
Kur'an-ı Kerim, sadece “verin” demez.
Aynı zamanda:
Ölçüde adaleti, kul hakkına riayeti, haksız kazancı terk etmeyi, emeğin hakkının korunmasını, yetimin hakkını gözetmeyi emreder.
Yani Kur’an, yardımı bir geçici çözüm, adaleti ise kalıcı sistem olarak görür.
Müslümanlar kalıcı çözümler yerine geçici çözümlerle oyalanmaktadırlar.
Yardım yaparak vicdanları rahatlatmak insanın sömürü düzenlerine dolaylı katkısı anlamına gelir. Bazen yardım ederek vicdanlar rahatlatılıyor.
“Verdim, kurtuldum.”
“Paylaştım, görevimi yaptım.”
Ama mesele sadece vermek değildir.
Asıl mesele:
“Neden bu insanlar bu halde?”
“Bu düzenler niye değişmiyor?”
“Biz neyi yanlış yapıyoruz?”
"Küresel düzeyde bir sömürü ağı neden devam ediyor?" sorularını sormaktır.
Elbette yardım edeceğiz.
Elimizden geleni yapacağız.
Ama şunu da unutmayacağız:
Yardım, amaç değil araçtır.
Amaç; onurlu, özgür, üreten bir toplum olmaktır.
Biz dilenen bir ümmet değil, direnen bir ümmet olmak mecburiyetindeyiz.
Şahitlik yapan bir ümmet olmak zorundayız.
Sadakayla ayakta durmaya çalışan bir toplum, aslında adaletsizliğe mahkûm edilmiş bir toplumdur.
Asıl marifet, sürekli yardım dağıtmakta değil, kimseyi yardıma muhtaç bırakmamaktadır.
Selam ve dua ile...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

