Geçtiğimiz günlerde 17 yaşında bir genç, sokak ortasında “yan baktın” denilerek bıçaklandı ve hayatını kaybetti.
Fail 15 yaşındaydı.
Bir bakış, bir anlık öfke, bir bıçak…
Bir çocuk toprağa verildi, bir çocuk cezaevine girdi, bir anne evlatsız kaldı.
Olay kısa sürede “adli vaka” olarak kayda geçti. Fail yakalandı. Soruşturma başlatıldı.
Hukuk süreci işleyecek denildi. Cumhurbaşkanı, acılı aileyi aradı. Başsağlığı diledi. Devletin olayın takipçisi olacağını ifade etti.
İnsani olarak bu doğruydu. Vicdani olarak gerekliydi.
Ancak tam da burada görmezden gelinemeyecek büyük bir paradoks ortaya çıkıyor.
Bir aile aranıyordu ama bu olay sorgulanmıyordu.
Asıl sorulması gereken sorular şunlar değil miydi?
Bu ülkenin çocukları neden cebinde bıçakla geziyor? 17 yaşındaki bir genç neden bir bakış yüzünden hayatını kaybediyor? 15 yaşındaki bir çocuk, öldürmeyi nasıl “bir anlık öfke” olarak görebiliyor?
Bu noktadan sonra mesele artık sadece bir adli vaka değildir.
Bu, derin bir toplumsal çözülmenin fotoğrafıdır.
Devlet refleksi genellikle şu sorulara sıkışır:
Fail yakalandı mı? Soruşturma açıldı mı? Ceza verilecek mi?
Oysa bunların tamamı sonuçtur.
Asıl konuşulması gereken sebeptir.
Toplumsal olaylar neden gerçek anlamda sorgulanmıyor?
Çünkü sahici bir sorgulama toplum mühedislerini, iktidarları rahatsız eder.
Ama bu toplum bedeli ne olursa olsun kaçınılmaz sorularla yüzleşmelidir.
Eğitim sisteminin çöküşü, ahlaki ve manevi referansların içinin boşaltılması, gençliğin anlam, aidiyet ve gelecek duygusundan koparılması, şiddetin, mafyatik dilin ve güç tapınmasının normalleştirildiğini göstermektedir.
Buna ekonomik umutsuzluk ve değersizlik hissi de eklendiğinde tablo daha da ağırlaşır.
Bu soruları sormak demek, şunu sormak demektir.
Bu düzeni kim kurdu?
Bu toplumu kim bu hale getirdi? Devlet sadece güvenliği mi sağlar, yoksa insanı da inşa etmekle yükümlü müdür?
Bu sorular doğrudan sistemin ve iktidarın kendisine döner. İşte tam da bu yüzden yaşanan toplumsal olaylar “münferit” olarak tanımlanır; yapı görünmez kılınır. Yani perdenin arkasında olanları kimse konuşmaz. Herkes kukla ile uğraşır kimse kuklacıya laf söylemez.
Zülfü yare dokunmaz...
Siz hiç bir zaman İslam adına konuşan, ilahiyatçı kanat önderi, tefsirci, hadisci veya bir akademisyenin bu tür olaylar hakkında konustugunu göremezsiniz.(İstisnalar kaydeyi bozmaz)
Çünkü onlar da toplumun dilini değil, devletin dilini kullanırlar.
Devlet dili genellikle aynıdır:
“Münferit olay. Fail yakalandı. Hukuk gereğini yapacak.”
Oysa bazı olaylar münferit değildir.
Onlar, üretilmiş toplumsal sonuçlardır.
15 yaşındaki bir çocuğun cebinde sustalı bıçak varsa, 17 yaşındaki bir genç “yan baktın” diye ölüyorsa, burada önce birey değil, yönetim ve toplumsal mimari sorgulanmalıdır.
Devlet acıyla temas ediyor, ama acıyı üreten sistemi konuşmuyor. Böcek üreten çöplüğe dokunmuyor ama ürerilen böcekleri öldürüyor.
Bu da toplumda şu hissi doğuruyor:
Devlet bizi gerçekten anlıyor mu, yoksa sadece sakinleştiriyor mu?(Kitlesel psikoloji)
Asıl soru(Belki de en rahatsız edici olan) şudur:
Devlet, gençliği kaybettiğini kabul etmeye hazır mı?
El cevap: Maalesef devlet bunu kabul etmiyor. Çünkü bu kabul gerçekleşirse; sadece polisi ve savcıyı değil, eğitimi, kültürü, dili, medyayı, ekonomiyi ve değer dünyasını da konuşmak zorunda kalacaktır.
Oysa bir şeyin kaybolduğu kabullenmeden onu tekrar bulamazsınız.
Bu ise yönetmekten çok yüzleşmeyi gerektirir.
Ve biz yaklaşık 70–100 yıldır devletin kendisiyle gerçek anlamda yüzleşmediğine şahit olmaktayız.
Eğitim sistemi gençlere yalnızca sınav kazandırmayı öğretiyor;
hayatla baş etmeyi değil.
Ekonomi gençlere bir gelecek vaadi sunmuyor;
gelecek belirsiz, plansız ve karanlık.
Toplumsal dil merhameti değil, gücü kutsuyor.
Medyada, sokakta ve sosyal ağlarda şiddet sıradanlaştırılıyor.
Sonra da şaşırıyoruz:
“Nasıl oldu da bu çocuklar böyle oldu?”
Diyanet hutbelerde aynı soruyu soruyor. Ama yukarda sorduğumuz sorular cevapsız kalıyor. Problemin ana kaynağına değinilmiyor.
Sonuçlar anlatılıyor, ama sebepler üzerinde durulmuyor ve konuşulması gerekenler konuşulmuyor.
Tespit yapılıyor, hatta teşhis de yapılıyor ama kimse tedaviye yanaşmıyor.
Bütün vücüdu(Toplum) kaybetme riski göze alınıyor. Ancak kangren olmuş uzuv (vakaa,olay) vücuttan koparılıp atılmıyor.Tedavi edilmiyor.
Bir aile aranıyor, ama bir sistem sorgulanmıyor.
Oysa bu mesele sadece bir annenin evladını kaybetme meselesi değildir. Bu, bir toplumun geleceğini kaybetmesidir.
Telefonlar acıyı hafifletebilir. Ama sessizlik, bu acıyı büyütür.
Eğer gerçekten bir daha “yan baktın” diye çocukların ölmesini istemiyorsak, yalnızca cenazelerde değil, aynaya bakarken de konuşmak zorundayız.
Selam ve dua ile...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

