Yaratılmış olan her şey, belli bir süre sonra deforme olmaya, bozulmaya, özelliğini, nitelik ve niceliğini kaybetmeye mahkumdur, mecburdur...
Bozulma, çürüme ve çözülme bu tabiatın bir gereğidir... Bu çözülme, çürüme ve bozulma olmazsa, tabiat yenilenemez ve hayat devam edemez...
Tabiattaki diğer bir kanun da durağan olan ve hareket etmeyen her şeyin bir süre sonra çürüyeceği, bozulacağı, kaybolacağı ve de kokacağı gerçeğidir...
İslam bize, daima hareket halinde, mücadele ederek saha ve sahnede aktif olmamızı, koşturmamızı, seyahat etmemizi, hareket etmemizi, davet, mücadele ve mücahede ehli olmamızı, ayrıca da Cihad ve Hicret etmemizi bizden istemektedir...
Bizi saha ve sahnede arı ve diri tutacak şeyler ise, kokuşmamak, çözülmemek, çürümemek ve de dünyaya çakılı kalıpta asli ödev, görev, vizyon ve misyonumuzdan uzaklaşmamaktır...
Şayet, çürüme, çözülme, çökme ve bozulmayı durdurmak istiyorsak, elimizde var olan şeyin, şartlara uygun bir şekilde bakımını yapmak, bu hususta önem ve özen göstermek, çürümesini, çözülmesini, bozulup, kokmasını önlemek için birtakım çareler ve çözümler üretmemiz gerekir...
Kâinatta her şey, belli ortam ve şartlarda yaşamını sürdürebilir...
İnsanlar da diğer canlılar gibi hem bedensel, hem psikolojik hem ruhsal, hem de akli olarak bozulabilen yaratıklardır...
Şayet, gerekli önlemler alınmazsa insan, özelliğini, niteliğini kaybedip hastalanabilen, çözülüp, çürüyebilen bir varlıktır...
Bir şey bozulursa, o şeyin bozulmasını önleyici tedbirler de vardır... Yani zehir varsa, anti zehirde vardır...
Birtakım tedbirler alarak, bu bozulma, çürüme ve çözülmeyi önleyebilirsiniz...
Ama, elinizdeki bu bozulma, çürüme, çözülme, yok olma, kaybolma ve kokmayı önleyici malzemeniz, bozulmayı, çürümeyi, yozlaşmayı önleyici etkisini, yetkisini, özelliğini ve niteliğini kaybederse, işte o zaman çaresiz kalır ve bu bozulma, çürüme, çözülmeye yok olma, kaybolma ve de kokmayı önleme şansını, ihtimalini ve de fırsatını kaçırmış olursunuz...
Bu husta İmam Gazali (ra) der ki, şayet deri kokarsa kokmaması için onu tuzlarsınız, yani çare ve çözüm üretirsiniz, ya tuz kokarsa işte asıl felaket, çaresizlik, çözümsüzlük, yok oluş, bitap düşme, biçare kalma o zaman başlar...
Hz. Muhammed (sav) "İki sınıf insan vardır. Onlar düzelirlerse bütün toplumda düzelir, onlar bozulurlarsa bütün toplum bozulur. Bunlar alimler ve amirlerdir (yöneticiler)."
"Alimler toplumun kokuşmaması için, eti korumakta kullanılan tuz misalidir. Tuz bozulduğu zaman onu hiçbir şey düzeltemez, işte toplumun bu seviyeye gelmesinin sebeplerinden biri de âlimlerimizin topluma örnek bir hayat yaşamalarına vesile olacak olan vahiyden kopmalarıdır...
Bizden önceki ümmetler, uyku gafletiyle uyurken, uyanık olan alimler onları uyudukları uykudan uyandırdı...
Asrımızın insanları ve topluluğu ölü, alimlerimiz ise uykudadır. Uykuda olan ölüyü hiçbir zaman uyaramaz. Bu sebeple et tuzsuz kaldı ve koku girdi...
Toplumlar, nihayetinde insanlardan oluşur... İnsanlar çürüdükçe, çözüldükçe, bozuldukça onlardaki bu çürüme, çözülme ve bozulmayı önleyici, onları uyaracak, ikaz, inzar, irşad edecek, onları hakka, hukuka, fıtrata, adalete, ahlaka, doğruya, hidayete ve de hakikate davet edecek alimler, davetçiler, önderler, hocalar ve de örnek insanlar devreye girer ve de bu bozulan insanları aslına çevirmeye ve ortaya çıkmış olan bozulmayı ortadan kaldırmaya gayret ederler...
Toplumsal bozulma, bireyin bozulması ile başlar, birey bozulursa aile bozulur, aile çöker, ilişkiler zayıflar, bağlar kopar, insanlar arasındaki her türlü ilgi ve iletişim, sevgi, saygı, erdemlilik gibi değerler ortadan kalkar ve aile yıkılmaya, yok olmaya, çökmeye, çözülmeye ve de kokmaya başlar...
Çözülen, çöken, bozulan ve yıkılan aile ki, toplumların ana çekirdeğini aile oluşturur, aile bozulursa toplumda bozulur, toplum her türlü özellik, nitelik, kalite, karakter, şahsiyet, inanç, düşünce ve de her türlü bozulmayı önleyici ahlaki ve erdemsel değerlerden uzaklaştıkça onlara tuz mesafesinde devreye âlimler, amirler, kanaat önderleri, davetçiler, akil insanlar, ilim, irfan ehli, takva sahibi insanlar devreye girer ve de toplumun bu kötü gidişatını, çözülme ve çürümesini ve de yok olmasını, kokmasını ve yıkılmasını önlerler...
Bugün, yaşamış olduğumuz toplumda da önce bireyden başlayan, sonra aileyi kuşatan ve de toplumu saran çok ciddi bir çözülme, çürüme başlamış, toplum özelliğini, niteliğini, karakterini, kalitesini, kimliğini, kişiliğini, inancını, tarihiyle olan tüm bağlarını koparmış, kaybetmiş, yolunu, yordamını, yöntemini kaybetmiş, huzuru, ihlası, kardeşliği, kaynaşmayı ve birlikte yaşama özellik, nitelik, gelenek ve de güzelliklerini yitirmiştir...
Şu an, bu toplum ağır bir hastadır ve komalıktır...
Şayet, gerekli tedbirler alınmaz, toplumun bu hastalığına neşter vurulmaz, gerekli olan adımlar atılmaz ve de toplumu ıslah edici âlimler, amirler, davetçiler, aklı yetenler(ulul elbab) ilim ve hikmet ehli insanlar devreye girmez ve bu yaraya parmak basıp, bu ağır hastayı tedavi edici formül ve reçeteleri, ilaçları bulmazlarsa, işte o zaman bu çöküş hızlanacak, akabinde ise, toplu bir yok oluş, yıkılış gerçekleşecektir...
Toplum'da hem ruhen hem madden, hem de manen tüm boyutları ile büyük bir çözülme ve çöküş gerçekleşecektir...
Buradaki bu çürüme, çözülme ve de yok oluşun en büyük müsebbipleri ise, toplumları ihmal eden, emri bil maruf ve nehyi anil münker hususunda yeterli gayreti göstermeyen, topluma sırtını dönüp, kendi mescitlerinde, vakıf, dernek, parti binalarında, dergahlarında ve camilerinde inzivaya çekilen veya toplumla uğraşmayı göze alamayan alimler, edipler, davetçiler, öğretmenler ve aklı yeten ulul elbab insanlardır...
Daha sonra ise, bu toplumu yöneten, toplumun ıslahı noktasında gerekli tedbirleri, kanunları, yasaları ve önlemleri almayan siyasilerdir...
İstisnasız bütün Peygamberler (as) her açıdan kokmuş, çürümüş, çökmüş, çözülmüş, bitmiş, dibe vurmuş olan toplumları yeniden özüne, fıtratına, kendine dönmeye ve bu çözülmeye, kokuşmaya, çürümeye, bozulmaya bir son vermeye davet etmişler ve bu konudaki tüm hastalıklara neşter vurmaya çalışmışlardır...
Tabii ki, bozulan toplumları düzeltmek, ıslah etmek yeniden imana davet etmek, içinde bulunmuş oldukları kokuşmuşluk, çürümüşlük, yozlaşma, yabancılaşma girdabından ve hastalığından kurtulmalarını beklemek çok da kolay olmayacaktır...
Özellikle de, Allah'ın (cc) dini ile hükmetmeyen, Allah'ın Egemenlik ve Hakimiyet yetkisini gasp eden, her türlü ahlaksızlığı, iffetsizliği, kötülüğü, günah ve haramı serbest bırakıp, teşvik eden, meşru kılan, zalim, cahili ve de tağuti sistemler toplumu her konuda yozlaştırmışlar, kendisine, kimliğine, inancına yabancılaştırmışlar ve de bu şekilde insanları kimliksizleştirip, kişiliksizleştirip, köleleştirip, sömürmüşler ve de onların hem dünyalarını hem de ahiretlerini heba edip, yok etmişlerdir...
Bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de bu toplumsal çürüme, çözülme, özüne, kimliğine, inancına, tarihine yabancılaşma, yozlaşma fıtrattan ve dinden uzaklaşma, her türlü gayrı ahlaki, gayrı insani, gayrı beşeri, gayrı fıtri, gayrı İslami sınır, husus, hudut ve de hukuktan toplumların hızla uzaklaştığını görüyoruz...
Cahiliye, tüm zamanlarda olduğu gibi 20.asrın cahiliyesi de şu an kendini tüm çirkin ve çirkef yönleriyle göstermektedir...
Bir yanda açlık ve sefalet, gelir eşitsizliği, diğer yanda aşırı cinsellik, hayat pahalılığı, azınlık ve azgın bir zümrenin çoğunluğu sömürmesi, insan hak, hukuk ve de onurunun ayaklar altına alınması, beşerî sistemlerin, yasaların ve de batıl inanç ve düşüncelerin, muharref geleneklerin devam ettirilmesi bunlardan bazıları olarak sayılabilir...
Toplumu özüne, kendine getirecek, fıtratına döndürecek her türlü kötülüğü, zulmü, münkeratı, fuhşiyatı yok edecek, gerekli uyarı, ikaz, inzar ve irşatta bulunacak, Rabbani, imani, İslami, ahlaki, Kur'ani manada öncü ve örnek bir neslin olmaması ya da bunların da asli fonksiyon, görev, misyon ve vizyonlarından uzaklaşarak, toplumdan pek de bir farkları kalmaması, bunların da cahiliye toplumu gibi kokuşması, çürümesi, çözülmesi, yozlaşması, dünyevileşmesi, bireyselleşmesi ve de asli fonksiyonları olan sorumluluklarını ihmal etmeleri sonucu, bu kokuşma, çözülme, yozlaşma ve yabancılaşma işi çok daha büyük boyutlarda kendini göstermektedir...
Asıl üzerinde durulması gereken, sorun ve sıkıntı da bu noktada başlamaktadır...
Her türlü cahili, beşeri, nefsani dürtü, duygu, düşünce, inanç, anlayış ve yaşayışlardan uzak durması gereken, Peygamberlerinin kendilerine tebliğ edip, yüklemiş olduğu görev, vizyon, misyon ve sorumluluklarını en güzel şekilde yerine getirmesi ve de topluma örnek ve önderlik etmesi gereken insanların, bu beklenen örnekliği ve önderliği ortaya koyamamaları, hakikati temsil edememeleri ve de Kur'an'la aralarına mesafe koymaları, bu öncü İslami, Kur'ani neslin etkisiz, sessiz, soluk, sönük, cılız, etkisiz, tepkisiz bir kitle haline geldiğini görüyoruz...
Halbuki Rabbimiz (cc) Kitabı Keriminde "sizden marufu emreden, münkerden nehyeden ve Allah'a davet eden bir topluluk bulunsun" Ali İmran, 104 buyurmaktadır...
İşte, çeşitli nedenlerle Allah'ın dininin bir kısmını ele alıp, diğer kısımlarını ihmal eden, izah edip, gereği gibi anlatmayan ve de insanlara taşımayan, gündem etmeyen, gerçeği beyan etmeyen bu İslami Camialar ve Cemaatler ne yazık ki, işi ekonomiye, holdingleşmeye, dünyevileşmeye ve ranta çevirmiş durumdadırlar...
Bu açıdan da bunlar az bir ücret karşılığında, Allah'ın (cc) dinini gizlemekte, gereği gibi açıklamamakta, ertelemekte, ötelemekte, bu önemli konuya gereğince ilgi ve alaka göstermemektedirler...
Tağuti rejimler, kendilerinin oluşturdukları ve de kendi sistemlerine göre bir din anlatmaları için.! din adamlarını satın almışlar, satın aldıkları din.! adamlarına kendi tağuti rejimlerini övmelerini, batıl sistem, rejim ve düzenlerinin Allah’ın dinine uygun olduğunu, bu batıl sistemlere itaatın imani.! ve islami bir görev olduğunu anlatmalarını onlardan istemişlerdir...
Halbuki, Allah'ın dinine göre, azgın, sapkın ve tağuti bir rejim ve sistem olan bu sistemleri, gerçek iman ehli ve İslam alimleri ve de hocaların reddetmesi, bunlara karşı imani ve İslami dik ve onurlu bir duruş ve tavır ortaya koymaları gerekirken, ne yazık ki, bu insanlar bu batıl sistem ve rejim sahiplerinden almış oldukları üç kuruşluk dünya menfaati karşılığında, bu tağutlara kul ve köle olmuşlar, hakkı batıla, batılı da hakka karıştırarak insanlara gereği gibi gerçeği (İslam) anlatmamışlardır...
“Şüphesiz ki Allah’ın Kitap’ta indirdiği hakikatleri gizleyip, basit bir kazanç karşılığında o hakikatleri satanlar, karınlarına sadece ateş doldurmaktalardır. Kıyamet Günü'nde Allah onlarla konuşmayacak, onları arındırmayacaktır ve onlar için can yakıcı bir azap vardır.” (2/Bakara Suresi, 174)
Bugün bu tağutlar, İslam’ı kontrollerini altına almışlar ve de sistemin istediği bir İslam "ılımlı bir İslam" üretmişlerdir... Sistemi, rejimi meşrulaştıran ve de sistemin, rejimin, zalimlerin ve tağutların memnuniyetini, Allah'ın rızasının üstünde.! gören, onları memnun etmek için Allah'ın ayetlerini farklı manalara çeken, açıklamayan tağutların hoşuna gidecek şekilde yorumlayan insanlar ortaya çıkmış durumdadır...
Yüce Rabbimiz (cc) Peygamberlere bile hakikatleri tümüyle açıklayacaksınız, şayet bir ayetimi bile gereği gibi açıklamazsanız, sizin şah damarınızı koparırız.! buyurduğu halde bu insanlar, Kur'ani gündemleri, İslami sorumlulukları, cahili toplum ve tağuti sistemlere gerekli olan tavır ve duruşu ve de tepkiyi vermemişler ve de saha ve sahneden kaçmışlardır...
Daha risksiz, daha sorunsuz, daha güvenli bir hayatı tercih etmişler ve bunlarla yetinmişlerdir...
Tağutlardan gelebilecek her türlü baskı, şiddet, dışlama yok etme ve zulümlerden korktukları için, daha net olmak yerine, daha gri bir renge bürünmüş ve ılımlı bir dil kullanarak sıradanlaşmışlar ya da sözleri, etki, yetki ve de tepkileri kalmamıştır...
Bozulan toplumları yeniden ıslah etmek, yeniden onlara Allah’a kulluk ve yeryüzünü inşa ve imar etme sorumluluğunu, yeryüzünde halife olmak için geldikleri gerçeğini onlara hatırlatmak ve tek çıkar yolun, Rabbimizin (cc) rızasına ve Rabbimizin kitabına uygun, Allah'ın Egemenlik ve Hakimiyet yetkisine, sistemine, dinine dayalı adil ve ahlaklı bir toplum oluşturmak, bedeli ne olursa olsun hakikati izhar, ikrar, ısrar ve de inzar etmekten kaçmamak, korkmamak, sakınmamak ve de çekinmemek zorundayız...
Selam ve dua ile...