Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Ali BULAÇ


Velayet-i Fakih ve Meşruiyeti

Ali Bulaç'ın "yeni" yazısı...


Amerika ve İsrail’in kontrolündeki uluslar arası medyanın dilinde, İran’da süren protestoların sebebi yarım asırdır ayakta duran “molla rejimi”, bu rejime karşı gösterilen tepkidir. Kitleleri provoke edip sokaklara dökenlerin söylemine göre: “Bu rejim İran’da ve bölgede bütün kötülüklerin sebebidir, bir an önce bundan kurtulmak lazım, bu pragmatik amaçla Amerika ve İsrail harekete geçmiş bulunmaktadırlar.“ Tabii ki, Amerika’nın pek mahir olduğu bu olaylar bize Muhammed Musaddık (1953) ve Şili’de Salvador Allande’nin (1973) yine CIA’nın marifetiyle devrildikleri benzer olayları hatırlatmaktadır.

Biz şimdilik olayların aktüel yönünü bir kenara bırakıp, Velayet-i fakih üzerinde durmaya çalışalım.

Molla” tahkir edici bir ifade, bizim geleneksel örfümüzde “molla” veya “melle/mele” medresede İslami ilimleri tahsil eden saygın alim veya hocaya denir. Adil ve edepli bir dil kullanma kaygısı olanlar “İslam Cumhuriyeti” tabirini kullanmayı tercih eder.

Cevabı aranması gereken ilk soru şudur:

Amerika ve İsrail’in hedefindeki rejim meşru mudur, değil midir? Kestirmeden cevap vermek gerekirse, Velayet-i fakihle somutlaşan rejim meşrudur. Zira periyodik olarak yinelenmekte olan bir seçim sistemi söz konusu, bugüne kadar da seçimlerde dikkate değer bir hilenin yapıldığına dair bir kanıt çıkmadı.  Seçim hilesi olsa bile, hile sistemin kendisini değil, suistimalini ifade eder. Sisteme göre Velayet-i fakih  seçimle başa gelir; problem Velayet-i fakihin kayd-ı hayatla seçilmesidir. Yönetimin başına geçecek olan seçilmiş Cumhurbaşkanı ise en çok iki dönem görev yapmak üzere doğrudan halk tarafından seçilir. Bir dizi aksaklık olsa da, sonuç itibariyle İran’daki yönetim ve daha genel manada rejim meşrudur. Sistemde rejimi Velayet-i fakih, yönetimi/hükümeti Cumhurbaşkanı temsil eder.

Meclis-i Hubregan üyelerinin  (Ehl-i hibre) seçtiği Velayet-i fakih, “masum imam” değil, Naib-i imamdırlar, başka deyişle iddia edildiğinin aksine, rehber  masum-hatasız değildir, aksine naib olduğu için hata yapar, yanlış yapar, nitekim İmam Ayetullah Humeyni hata yaptığını söylemişti. 88 kişiden oluşan Meclis, rehberi seçer, denetler ve azleder. Üyeler sekiz senede bir doğrudan halk tarafından seçilir. Meclisi oluşturan fukahanın velâyeti Hz. Peygamber (s.a)’in ve imamların makamı ile aynı değildir. Hz. Peygamber’in ve imamların velâyeti velâyet-i tekvînî iken fukahanın velâyeti velâyet-i i‘tibârîdir, bu çerçevede velayet “hükümet ve devlet idaresi” anlamına gelir, ancak bu manevi/aşkın bir imtiyaz değil bir vazifedir. İmam Humeyni’ye göre Velayeti fakih, en yüksek düzeyde memur değil, fakat en yüksek makamda hakem ve vasi durumundadır.

İmam Humeyni’nin kendisinden önce de literatürde yer alan bu kavrama içtihatla geliştirdiği sistem, hiyerarşinin bütün kademelerinde seçimi, rızayı temel aldığından ve bugüne kadar seçim ilkesinden fedakârlık yapılmadığından en azından şekil açısından meşruiyete halel getirecek bir durum söz konusu edilemez.

Safevi hanedanının yıkılması üzerine başlayan fetret dönemiyle birlikte Şii ulema, baş gösteren boşluğu doldurup sosyal ve siyasi hayatta aktif rol oynamışlardır, bunu da ilkin yasama yetkisini ellerinde bulundurmaları, diğeri Humus adı verilen dini vergiyi toplama yetkisini ellerine geçirip mali/iktisadi özerklik kazanmış olmalarıyla sağlamışlardır. 1938 yılında Humeyni’nin hocası Ayetullah Burucerdi (1875-1961), Humus’u merkezileştirince, ulema zümresine iktidar karşısında büyük güç kazandırmış oldu. Aslında klasik dönemde Sünni dört mezhep kurucusu imam ve diğer hükümet dışı alimlerin mücadelelerinin esasını teşkil eden konu ulemanın siyasi iktidarlar karşısında özerk konumlarının korunması, yasama yetkisini ve toplumu eğitme imkanlarının uhdelerinde bulunmasıydı, Abbasilerin orta zamanlarından itibaren Sünni ulema, mali özerkliğe sahip olma özelliklerini kaybettiklerinden, ya Ebu Hanife gibi kendi başlarına ve kendi öz kaynaklarıyla mücadele yolunu seçmiş ya da Ebu Yusuf gibi siyasi iktidarla işbirliği yapmış ki, bugün Sünni dünyanın neredeyse tamamında ulema iktidarların, devletin memurları durumundadırlar; İran’da Kaçar hanedanının başa geçmesinden bu yana ulema özerk konuma sahip iken, Osmanlı’da ulema devletin üç sac ayağından biri olmuştur: Seyfiye (asker), Kalemiye (bürokrasi), İlmiye (resmi ulema).

Yukarıda Velayet-i fakihin Şii İran tarihinde etkili rol oynadığına değinmiştim.

Velayet-i fakih modelini geliştiren İmam Humeyni’nin öncesinde Mirza Hasan eş-Şîrâzî (öl. 1896) 19 yüzyılda meşhur Tütün Rejiminin aleyhine verdiği fetva ile hem hükümetin hem İran üzerinde tahakküm kurmaya çalışan sömürgeci politikalara karış amansız mücadele vermiştir, yabancılara imtiyaz tanıyan anlaşmaya karşı verdiği fetva üzerine tütün ekimi neredeyse durma noktasına gelmiş, kullanımı tahrim edilmiştir ki, bütün çabalarına rağmen Şah, fetvayı geri aldırmaya muvaffak olamamıştır. Nasıreddin Şah 1890’da İngilizlerle yaptığı antlaşmayla, İran’ın tütününün alım, satım, dağıtım, işlemini İngilizlere bir imtiyaz olarak vermişti. Muhammet Hasan Şirazi tütünü üretme, kullanma ve ticaretini yasak olduğuna dair bir fetva verdi, Şahı da protesto etti. Bunun üzerine halk tütün boykotuna başladı, şahın sarayındaki nargileler bile gizlice tahrip edildi.

Yine Irak’ta İngiliz sömürge yönetimine karşı Mirza Muhammed Takī Şîrâzî’nin (öl. 1920) verdiği cihad fetvası fakihlerin oynadığı belirleyici role örnektir. Osmanlı çetin bir savaşa girmişken, Şirazi ve Şii ulema, Şii Sünni bütün müslümanların Osmanlı’nın yanında yer almalarını vacip kılan fetva yayınlamış, fetva emperyalizme karşı cihad ruhunun uyandırılmasına etkili olmuştur. Nasb ile İmamet’i dinin usulünden sayan Şii alimlerin, hilafeti dinin furuundan kabul eden Sünni Halife’ye fetva ile destek vermeleri son derece önemliydi, bugün de ortak düşmana karşı Sünni Şii ayrımı gözetmeksizin verilecek mücadelede ilham kaynağı olmaya adaydır.

Şii ulema ve İmam Humeyni’nin fıkıh zemininde gerçekleştirmeye çalıştıkları radikal değişiklikler bugünkü İran’ı anlamada anahtar rol oynamaktadır.

Şii inancına göre Mehdi zuhur edinceye kadar fıkhın bazı temel hükümleri, mesela Cuma namazı, zekatın toplanması, ukubatla ilgili hükümler (Ceza hukuku) ve cihad farizası yürürlükten kaldırıldığına (nesh) ilişkin dini bir kabul söz konusuydu. İmam yoksa dini hükümler de askıya alınmış demektir. Ona göre bu İslam’ın dünyevi/ameli bütün hükümlerinin iptal edilmesi, sosyo politik, ekonomik ve maddi hayattan dışarı çıkarılmasıdır ki, Sünni dünyada iktidarlar bunu zor kullanarak yaparlarken, Şii dünya Mehdiy-i muntazar inancına dayandırmışlardır ki, sonuç itibariyle Sünnilerin ve Şiilerin yaptığı şey aynıdır yani İslami hükümlerin iptal edildiği, hayattan çekildiği laiklik veya sekülarizmdir. Humeyni, ilahi hükümlerin sakıt olmadıklarını, Veliyyü’l emr ile yürürlükte olduğunu, bunun için de gaybubetteki Mehdi’nin zuhurunu beklemeden bir İslam Cumhuriyeti ile hayata geçirilebileceklerini, bunun da her müslüman üzerinde farz olduğunu savunmuş; Kur’an, Resulüllah (s.a.)’ın tatbikatı, Hz. Ali ve imamlardan getirdiği  deliller eşliğinde bu fikir/ictihad kısa zamanda önemli bir ulema zümresi tarafından kabul görmüş, böylelikle 1979 İslam Devrimi’nin yolu açılmıştır. Humeyni, masum imamlar hangi yetkilere sahip ise, -yanılabilirlik hasletlerine rağmen- fakihler de Şer’i hükümleri hayata geçirme konusunda aynı yetki ve sorumluluklara sahiptirler, bundan kaçınamazlar. Aradaki fark, masumlar yanılmaz iken, naiblerin yanılabileceklerini, hata yapabileceklerini belirtmiş olmasıdır. (Bkz. Hamid İnayet, Humeyni’nin Velayet-i fakih kavramı, İmam Humeyni Kitabı içinde, Daru’t-takrib, İstanbul (ty), s.109-130. Ali Bulaç, Ulema geleneğinin devrimci İmamı, Age. s. 41-66.)

Belirtmek gerekir ki 20. yüzyıla kadar Sünni dünya, İmam Humeyni’nin içtihadıyla geliştirdiği modele alternatif veya muadil bir model geliştirebilmiş değil. İslami siyaset adına fikir yürütenlerin kahir ekseriyeti modern ulus devlete İslami hırka giydirmiş, bu arada çok partili parlamenter rejim olan demokrasiyi bünyeye intibak ettirmeye çalışmışlardır ki, her iki fikir de ne orijinaldir ne de İslami siyaset felsefesine tamı tamına uygundur. Alternatif bir siyasi model üzerinde çalışmalar yapılmıştır (bkz. Muhammed Ziyauddin er Reyyis (bkz. Er Reyyis, Nazariyatü’s siyassiyye el İslamiyye, 7. Bsm. Daru’t turas, Kahire, ty.) Özellikle bir tür radikal eleştiri yapan Mevdudi ve Seyyid Kutup gibi düşünürler de bu alanda yoğun çalışmalar yapmışlardır. (Bu konudaki çalışmaların genel bir kritiği için bkz. Muhammed Şahrur, ed Din ve’s Sulta, Beyrut, ty.)

Sünni yazar ve alimlerin babadan oğula geçen saltanatı kategorik olarak reddetmeleri, seçimi öne çıkarmaları önemlidir. Üzerinde icma edilen fikir şudur: İdare ve siyaset bir şahsın, bir zümrenin veya bir hanedanın mülkü değildir, mülk Allah’ındır, mülkü hukuk dahilinde kullanmak ve tasarrufta bulunma hak ve yetkisi ümmetindir. Belki Sünni siyaset tartışmalarını yakından takip ettiği ve bildiği anlaşılan İmam Humeyni’nin Velayet-i fakih’i seçecek olan 88 kişiden oluşan Meclis-i hubregan’a denk düşecek Ehlü’l hal ve’l akd kavramını göz önünde bulundurmuş olması uzak bir ihtimal değildir. Ehlü’l hal ve’l akd içinde görev alacak yetkin (alim/müctehid) kişilerin sistem içinde belirleyici rol almaları dikkate değerdir.  Maverdi’nin ve diğer Sünni alimlerin “seçiciler meclisi/kurulu” dedikleri Ehlü’l hal ve’l akd kavramından Humeyni’nin habersiz olduğu düşünülemez.

Öyle anlaşılıyor ki, Şii Meclis-i hubregan ile Sünni Ehl’ül hal ve’l akd, birbirlerine karşılık düşmektedirler, bugün de batılı siyaset sistemlerinde farklı isimler altında karşılıkları bulunmaktadır. Müslüman Kardeşler, Cemaat-i İslami hareketlerini ve eserlerini pek yakından takip ettikleri anlaşılan modern Şii alimler, her ne kadar Şii kayıp İmam doktrinini Cumhuriyet’e uyarladılarsa da, Sünni siyaset literatüründen de haberdardırlar, Sünni arayışları yakından takip etmişlerdir; bugün Velayet-i fakih konumundaki rehber Hameney, Seyyid Kutup’un Fi Zilal el Kur’an adl tefsirini Farsçaya çevirmiştir.

Bana göre iki modelin izdivacından yepyeni ve modern ulus devlete alternatif İslami bir siyaset teorisi ve yönetim modeli istihraç etmek mümkündür, bu da bir bahs-i diğerdir.

 

Kaynak: mirat haber

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR