Türkiye ve İran, İslam dünyasının ve üç kıtanın birleştiği bölgenin en önemli iki ülkesi. İran’ın Şiiliği kadar Türkiye’nin Sünniliği de kendilerine özgü bir kültürle, adeta kendi yataklarında akan iki ırmak gibi bölgeyi beslemekte. Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya gelişindeki kültürel açıdan en belirleyici uğrak Fars kültür havzasıydı ve bu, Anadolu Müslümanlığında oldukça belirleyici bir güzergâhtı. Günümüzde ise her iki karakteristik, farklılıklarının derinliğini ve değerini bilen, bunu kabullenen ama kendi duruşunu da önemseyen bir mesafeyle, hem İslam dünyasının hem de dünya siyasetinin karşılaştığı bir noktadaki ihtiyatlı bir dengeyi temsil etmekteler.
Birbirinin gücünün ve saygınlığının bilincinde olan ve uzun zamandır birbirleriyle savaşmayan, muarızının öneminin farkında olan iki rakip ülkenin yakınlığı, şimdilerde ciddi bir sınava tâbi tutulmakta. Türkiye’nin Batı dünyasıyla, İran’ın ise Doğuyla yakınlığı, birbirini kollayan bir mesafe duygusuyla da ilgili. Öyle ki bu duruş, ne birini Batılı ne de ötekini Doğulu kılmakta. Esasına da bakılırsa, kültürel olduğu kadar coğrafi olarak da yazgısal bir berzahtalar; bu gerilimli yakınlıklarıyla, olumlu anlamıyla ârafta durarak bir tür dengeyi de sağlamaktalar.
Uzun yılların bilgeliği (âriflik) ve deneyimine dayanan bu ağırlık (sekaleyn), bölgenin dirliğini ve dengesini sağlamakta elbette ki oldukça önemli. Türkiye’nin Cumhuriyet deneyimi kadar İran’ın Devrim deneyimi de bölgenin ayakta tutulmasında ve derlenip toparlanmasında önemli birikimler. Dolayısıyla da bunların heba edilmemesi ve daha da ilerletilmesi gerekiyor.
Ne var ki emperyalizmin bu bölgeyi terk ederken vekâletçi bir güç olarak geride bıraktığı İsrail’in, bölgenin kimyasını bozan (bir açıdan da bir gerilim yaratan) varlığı neredeyse yüz yıldır süren savaşlarla bölgedeki tüm sığayı savaştan yana bükmekte ve daha olumlu bir gidişatın önünü kesmekte. İsrail’in kurgusu zaten bununla ilgili ve o nedenle daha en başından itibaren bir savaş makinesi olarak örgütlendiğinden bu durum kendisi açısından bir sorun yaratmamakta. Her türlü girişimi de Batı dünyasının emperyalist güçleri tarafından desteklendiğinden, büyük bir pervasızlıkla sadece bölgenin değil, tüm dünyanın da huzurunu bozmakta. Ve bu, İslam dünyası kadar genel olarak da dünyanın kutuplaştırıldığı bir gerilim yoluyla bölgenin barışçıl ve olumlu gelişmelerden beri tutulmasının ve sömürgeci stratejiye tâbiliğin de bir yöntemini oluşturmakta.
Öyle ki İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan Birleşmiş Milletlerin sağladığı ve elbette ki birçok arızası olan uzlaşı da İsrail’in bu pervasızlığı nedeniyle anlamsızlaşmış durumda. Ve hatta merkezinde ABD-İsrail işbirliğinin durduğu bir sistem, BM sürecinin yerini almış durumda. Nitekim BM süreci etkisiz kaldığından, Gazze ile ilgili sorunların çözümü, daha doğrusu Filistin’in büsbütün tasfiyesi için belirlenen yeni Barış Kurulu, İsrail-ABD ikilisi tarafında oluşturuldu. İran ise bu kurulda yer almadı. Almadı çünkü süreç zaten İran’ın dışlanması ve bölgede Abraham anlaşmaları çerçevesinde İsrail güdümlü bir statüko oluşturulmasını amaçlamakta.
Bu amacı daha da ileriye taşımak ve İran’da bir rejim değişikliğine gitmek isteyen İsrail-ABD ekseni, Barış Kurulu tesisinin akabinde İran’a saldırarak, bölgede İran’sız bir statüko teşkiline giderken, aslında adı konulmamış bir dünya savaşını da başlatmış oldu. Zira Batılı güçler uzun süredir Ukrayna etrafında Rusya ile savaşırken, bu kez de hemen güneyde, Asya ile Batı’yı kesen bir hat üzerinde yeni bir cephe açarak, öteden beri ABD’deki savaş cephesinin planladığı biçimdeki bir savaşı bu vesile ile başlatmış oldular.
Ne var ki işler hiç de umdukları gibi gitmedi. Geçtiğimiz yıl yapılan ilk savaşın sadece bir açılış olduğunu ihsas ettiren İran, bu kez bölgedeki ABD-İsrail destekli statükoyu berhava ettirircesine, dokunulmaz zannedilen ABD üslerini, bunlarla birlikte tüm dünyayı da etkileyecek bir biçimde petrol tesislerini ve dolayısıyla da ABD çıkarlarını ve müttefiklerini de sarsan bir saldırıya girişti. Bununla ilgili olarak ise İran’a bölgesel bir destek gelmediği gibi buna yönelik bir beyan da gelmedi. Ne Araplar ne Türkler ne de Kürtler. Devletlerin ikircimine karşı halklar olan bitenin farkındaydı ve fiili olarak İran’ın yanında yer almasalar da ABD-İsrail ittifakının tutumunu da onaylamadılar. Ve üstelik Avrupa halkları da bu kez neredeyse benzeri bir tutumu benimsedi. Üstelik ABD-İsrail ittifakının farklı manipülatif yollarla Türkiye, Yunanistan, Azerbaycan, Kürdistan gibi ülkeleri kendi ittifaklarına katmak için giriştiği düzmece kışkırtıcı saldırılar da, 11 Eylül saldırılarının gerçek failinin kimler olduğunu açığa çıkarırcasına etkisiz oldu.
Dolayısıyla da savaşı başlatan cephe ne bir Batı cephesi ne de bir hakkaniyet cephesi olarak algılandı. Siyonist lobiler ve Trumpçı faşistlerin oluşturduğu tezviratlar ise dünya tarafından oldukça kanıksanmış ve kendi kamuoylarında bile inandırıcı bulunmayan, arkalarındaki çıkar lobilerinin ve hatta Netenyahu’nun savaş suçlarının ve Trump’ın Epstein bağlantılarının örtülmesini amaçlayan çırpınışlar olarak değerlendirildi.
Bunlarla birlikte bu süreç Araplar kadar Türkiye açısından da bir hayal kırıklığına yol açtı. Esası itibariyle Gazze’yi tasfiyeye, dolayısıyla da Filistin’in İsrail tarafından işgalini ve bunun diğer komşulara doğru da sürdürülmesini amaçlayan heveslere karşı takınılan duyarsızlığın İran tarafından telafisi karşısında, komşuluk hakkına riayetkâr olmayan bir tutum, bölgenin hakkaniyete sahip yerlileri açısından not edildi. Zira savaşı başlatan ABD-İsrail ittifakıydı. Buna karşı bir tepki verilmezken, kız öğrencilerin katledildiği saldırı karşısında dahi sessiz kalındı. Türkiye ve Azerbaycan ise İsrail’e cansuyu olan petrol desteğini sürdürmedeki işbirliklerini teyit eden tuhaf bir acelecilikle, daha kaynağı tam olarak belirlenmeyen saldırılar karşısında hemen tepki verdiler İran’a. Oysa bu saldırılar düzmece olabileceği gibi, her iki ülkedeki üsler ABD tarafından kullanıldığı için, durum en azından diplomatik bir sessizlikle geçiştirilebilirdi. Kaldı ki asıl karşısında olunması gereken bölgenin işgalcileridir, yerlileri değil.
Kürtler üzerine de bir yığın spekülasyon yapılsa da, orada da birkaç küçük ve manipülatif grubun dışında ABD-İsrail isteklerini olumlayan kimse olmadı. Farklı coğrafyalara dağılmış olan Kürt toplulukları, geçmişteki benzeri süreçlerden oldukça acı tecrübelerle çıktılar ve şimdilerde daha farklı, barışçı bir demokratik stratejiye yöneldiler. Bu deneyimlerden bölgenin kibirli ulus devletlerinin de öğrenecekleri çok şey var elbette. Türkiye ve İran’ın da dahil olduğu bu devletler, farklılıklarla bir arada yaşamayı becerememek ve onlara karşı hakkaniyetli bir tutumu önemsememek gibi bir sorunla maluller. Oysa geçmişin imparatorluk deneyimlerinin bu konuda oldukça önemli birikimleri var ama travmatik uluslaşma dönemi bu tür birikimleri berhava etti.
Evet, öğreneceklerimiz kadar hatırlamamız gereken de pek çok şey var. En önemlisi ise bu bölgenin çok dilli, çok ırklı ve çok dinli bir arada yaşama tecrübesi. Modernleşme deneyimleri karşısında göz ardı edilen toplumsal hafıza, sanki orada buna benzer karşılaşmalar yaşanmamış gibi, geçmişe tuhaf bir hor görü ile bakmakta. Bir başka sorun ise anlaşmazlıkların çözümünde özellikle de ABD’nin dayatmalarıyla silahların ötesindeki ihtimallere kıymet veremez hale gelinmiş olunması. Öyle ki siyaset alanı, meydanın şovmen popüler liderlere kalmasıyla, neredeyse bir gösteri alanı haline geldi. O zaman ise Aliya İzzetbegoviç, Mahatma Gandi ve Nelson Mandela gibi bilge liderleri anımsayamaz olduk. Oysa sorunların çözümünde doğru tutumun ısrarla barışçıl yolların denenmesinde olduğu bilinerek, silah tüccarlarına ve muhteris şovmenlere yüz verilmemesi gerekiyor. Çünkü insanlığın kaderi maceraperest liderlere ve silah tüccarlarına teslim edilemeyecek kadar değerli…

